Önümüzde iki yol var: Ya eşitlik ya gerileme
Tunus'un bugün ihtiyacı, kadın hareketinin mücadele ruhunu yeniden canlandırmasıdır. Önümüzde iki yol var: Ya hukukun ve eşitliğin egemen olduğu bir devleti güçlendireceğiz ya da gerici söylemlerin bizi geçmişe sürüklemesine izin vereceğiz.
ZOUHOUR MECHERGUI
Haber Merkezi - Tunus hiçbir zaman yalnızca bir coğrafya olmadı. Ülke, Afrika ve Arap dünyasında modernleşmenin en dikkat çekici deneyimlerinden birine ev sahipliği yapan, yaşayan bir laboratuvar niteliği taşıdı. Bu süreç, 1956'daki bağımsızlıktan da önce, her ne kadar sınırlı olsa da vatandaşlık ve eşitlik anlayışının temelini oluşturan Kişisel Statü Kanunu'nun kabul edilmesiyle başladı.
Uyanışın ardından gerileme nasıl kabul edilebilir?
Bugün ise yaşanan tehlikeli gerilemeler karşısında acı bir paradoksla yüz yüzeyiz. Varlığını kadınların mücadelesine borçlu olan bir toplumda, nafakanın kaldırılmasını, çok eşliliğin yeniden yasallaştırılmasını ve Kişisel Statü Kanunu'nun tamamen ortadan kaldırılmasını isteyen sesler nasıl yükselebiliyor? Bir toplum, kadınların büyük bedeller ödeyerek kazandığı hakların yok edilmesini nasıl talep edebilir? Bir uyanışın ardından gerilemeyi nasıl kabul edebiliriz? En önemlisi de düşünsel ve toplumsal bir uyanış yaşamış bir zihin nasıl yeniden geriye dönmeyi kabullenebilir?
Tunuslu kadınların haklarının tarihi, kadınlara bahşedilmiş bir "armağan" değil, nesiller boyunca verilen zorlu mücadelelerin ürünüdür. Pantolon giyme hakkı için yükselen ilk taleplerden başlayarak, bugün Tunus'u bölgesinde ayrıcalıklı bir konuma taşıyan tüm kazanımlar, kadınların kararlılığı ve bedel ödeyen mücadelesiyle elde edildi. Modernleşmenin öncüleri, "Kadınların özgürleşmesi olmadan gerçek bağımsızlık olmaz" anlayışıyla hareket etti. Bağımsızlığın ardından hayata geçirilen yasal düzenlemeler de güçlü bir kadın hareketi ile siyasi iradenin ortak ürünü oldu. Bu mücadele, 1970'li yıllarda kadın örgütlerinin kurulmasıyla daha da kurumsallaştı.
Kadınların bedenleri üzerinde söz sahibi olma hakkı
1990'lı yıllarda kabul edilen, kökeni 1973 tarihli 24 sayılı yasaya dayanan güvenli doğum ve aile planlamasına ilişkin düzenleme ise kadınların kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olma hakkı açısından önemli bir dönüm noktasıydı.
Bu düzenleme, Tunus'u bu alanda uluslararası ölçekte örnek gösterilen ülkelerden biri haline getirirken, kadınlara tekrarlayan gebeliklerin bedenleri üzerindeki yüküne ilişkin karar verme hakkı tanıdı ve çocuk sahibi olmamayı tercih eden kadınların maruz kaldığı toplumsal baskının kırılmasına katkı sundu.
Kararlı mücadele ve örgütlü duruşun sonucu
Tunus'ta kadınların mücadelesi her zaman tabandan yükseldi. Kadınlar yalnızca dernekler aracılığıyla değil, bireysel girişimleri ve kolektif dayanışmalarıyla da hak mücadelesi verdi. Tarım sektöründe çalışan kadınların uzun yıllara yayılan mücadelesi, devletin onların varlığını ve haklarını tanımasını sağladı. Bu süreç, tarım işçilerinin çalışma koşullarını düzenleyen 2021 tarihli 37 sayılı Kanun ile 2024 tarihli 4 sayılı Kararnamenin yürürlüğe girmesiyle önemli bir kazanıma dönüştü. Benzer şekilde, ev işçileri de uzun süren mücadelelerinin ardından haklarını yasal güvence altına aldı. Bütün bu kazanımlar, kadınlara lütfedilmiş ayrıcalıklar değil, onurun verilmediğine, mücadeleyle kazanıldığına inanan kadınların kararlı mücadelesinin ve örgütlü duruşunun sonucudur.
58 sayılı Temel Kanun
Tunus'taki kadın mücadelesini, 2017 yılında kabul edilen 58 sayılı Temel Kanun'dan söz etmeden değerlendirmek mümkün değildir. Bu yasa, yalnızca kadınlara yönelik her türlü şiddeti suç sayan bir düzenleme değil, aynı zamanda siyasi şiddeti de şiddetin bir biçimi olarak tanımlayan ve bu yönüyle uluslararası alanda öncü kabul edilen önemli bir insan hakları kazanımıdır. Tunuslu feministler, kadınlar siyasal yaşamdan dışlandığı ve karar alma mekanizmalarında şiddete maruz bırakıldığı sürece, yalnızca özel alanda elde edilen özgürleşmenin yeterli olmayacağını ortaya koydu. Bu nedenle 58 sayılı Kanun, kadınlara yönelik şiddetle mücadelede olduğu kadar, ataerkil zihniyete karşı verilen mücadelenin de en önemli hukuki kazanımlarından biri olarak tarihe geçti.
Siyasal alan ve kadınlar
2019-2021 yılları arasındaki parlamento dönemi, kadınların en ön saflarda mücadele verdiği zorlu bir siyasal çatışma alanıydı. Özgür Anayasa Partisi Lideri Abir Moussi başta olmak üzere çok sayıda kadın milletvekili, Ennahda Hareketi ve müttefiklerinin parlamento içinde uyguladığı sistematik şiddet ve baskıya maruz kaldı. Buna rağmen kadınlar siyasal alandaki varlıklarını güçlü bir şekilde sürdürdü ve karar alma mekanizmalarındaki etkilerini korudu. Ancak 25 Temmuz 2021 sonrasında kurumların işlevsizleştirilmesiyle birlikte bu tablo değişmeye başladı. Seçim sisteminde yapılan değişiklikle, 2014 seçim yasasında yer alan kadın-erkek eşitliği ilkesi kaldırılarak bireysel seçim sistemine geçildi. Bu değişiklik, kadınların parlamentoda temsil edilmesini büyük ölçüde zorlaştırırken, yasama sürecinde kadınların katkısıyla oluşan çoğulcu yapının da önemli ölçüde zayıflamasına yol açtı.
Bu gerileme yalnızca merkezi yönetimle sınırlı kalmadı, yerel yönetimlerde elde edilen kazanımları da hedef aldı. 2018 yerel seçimlerinde uygulanan dikey ve yatay eşitlik ilkesi sayesinde çok sayıda kadın belediye başkanlığına seçildi ve yerel yönetimlerde aktif rol üstlendi. Bu deneyim, yerel demokrasinin güçlenmesi ve yurttaşların karar alma süreçlerine daha yakın olması açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyordu. Ancak 2023 tarihli 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile belediye meclislerinin feshedilmesi, bu süreci sona erdirdi ve kadınların yerel yönetimlerdeki temsili büyük ölçüde geriledi.
Bugün kadınların karar alma mekanizmalarındaki varlığı giderek daha kırılgan hale geliyor. Kendisini demokrasi ve eşitlikten yana tanımlayan siyasi partilerde bile kadınların karar süreçlerinden dışlandığı görülüyor. Kadınlar çoğu zaman kamuoyuna verilen bir görüntünün parçası olarak öne çıkarılırken, asıl kararlar kapalı kapılar ardında erkek egemen yapılar tarafından alınıyor. Özgür Anayasa Partisi Lideri Abir Moussi gibi etkili kadın siyasetçilerin cezaevinde tutulması ise yalnızca bireysel bir yargı süreci değil, aynı zamanda kadınlara yönelik açık bir gözdağı niteliği taşıyor. Kadın siyasetçileri susturan bir devlet, kamusal alanı eşitlikten uzaklaştırır. Böyle bir ortamda kadınların karar alma mekanizmalarındaki varlığı, kendi siyasal gücünden çok, ataerkil düzenin çizdiği sınırlar içinde mümkün olabiliyor.
Bu darbe yalnızca siyasi alanda yaşanmadı. Bousala Örgütü’nün verilerine göre, orantılı temsil sistemi sayesinde kadınların parlamentodaki temsil oranı 2019-2021 döneminde yüzde 31'e ulaşmıştı. Ancak mevcut parlamentoda bu oran yüzde 14'ün altına geriledi. Bu düşüşün temel nedeni, orantılı temsil sisteminin kaldırılarak bireysel seçim sistemine geçilmesi oldu. Böylece seçimlerde yeniden erkek egemen güç ve nüfuz ilişkilerini öne çıkaran bir yapı oluştu.
Yerel yönetimlerde kadınların temsili
Daha da kaygı verici olan ise bu gerilemenin yalnızca parlamento ile sınırlı kalmaması. 2023 yılında belediye meclislerinin feshedilmesiyle birlikte yerel yönetimlerde de kadınların temsili ciddi biçimde zayıfladı. Oysa fesih öncesinde belediye başkanlıklarının yüzde 47'si kadınlar tarafından yürütülüyordu. Bugün kadınlar yasama ve karar alma mekanizmalarında büyük ölçüde görünmez hale gelirken, aileyi ve kadınların yaşamını doğrudan etkileyen yasalar da onların katılımı ve söz hakkı olmadan tartışılıyor ve yürürlüğe giriyor.
Bugün tanıklık ettiğimiz gerilemeler ve kadınlara yönelik şiddeti meşrulaştıran söylemler kaçınılmaz değildir; bunlar, sessizliğin ve kayıtsızlığın sonucudur. Kişisel Statü Kanunu'nu hedef alan her girişim, yalnızca kadınların haklarına değil, aynı zamanda Tunus'un modern kimliğine de yönelmiş bir saldırıdır. Bu nedenle kadınlara bir kez daha hatırlatmak gerekiyor ki bugün feminist mücadele bir tercih ya da lüks değil, hukukun üstünlüğüne ve devletin laik yapısına sahip çıkmanın son savunma hattıdır. Kadınlar siyasi partilerde karar alma mekanizmalarından dışlandığında, onları koruyan yasalar hedef alındığında ve demokratik işleyiş zayıfladığında, yalnızca kadınlar değil, devletin bütün yapısı zarar görür.
Tunus’un ihtiyacı eski mücadele ruhu
Tunus'un bugün ihtiyacı olan şey, kadın hareketinin ilk yıllarındaki mücadele ruhunu yeniden canlandırmaktır. Dün kırsalda örgütlenerek tarım işçisi kadınların haklarını savunan Tunuslu feministler, bugün de toplumu eşitsizliğe sürüklemek isteyen anlayışa karşı aynı kararlılıkla mücadele etmek zorundadır. Çünkü bugün verilen mücadele yalnızca kadın hakları mücadelesi değil, aynı zamanda ülkenin kimliğini koruma mücadelesidir.
Önümüzde iki yol var: Ya hukukun ve eşitliğin egemen olduğu bir devleti güçlendireceğiz, ya da gerici söylemlerin bizi eşitsizliğe sürüklemesine izin vereceğiz. Kazanılmış haklarımızın yalnızca yasal metinlerden ibaret olmadığını biliyoruz; onlar, boyun eğmeyen kadınların yıllara yayılan emeklerinin, bedellerinin ve mücadelelerinin ürünüdür. Bu nedenle kadınlar arasındaki dayanışmayı büyütmeye ve birbirimizin deneyimlerinden güç alarak her türlü dışlanmaya karşı birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.
*Tunuslu gazeteci