İran’da gözetim kameraları yaygınlaşıyor: Amaç güvenlik mi kontrol mü?

İran şehirlerinde, özellikle protestolar sonrası artan gözetim kameraları, güvenlik ve trafik gerekçelerinin ötesine geçerek sosyal kontrol ve sürekli izleme politikasının bir parçası olarak değerlendiriliyor.

SARA POURKHEZARİ

Kirmanşan- İran ve Rojhilat Kürdistan kentlerinde son yıllarda kent genelinde hız kameraları, trafik gözetim sistemleri ve benzeri güvenlik ekipmanlarının sayısında belirgin bir artış yaşanıyor. Yetkililer tarafından trafik düzeninin sağlanması ve kamu güvenliğinin artırılması amacıyla kurulduğu belirtilen bu kameralar, şehirlerin ana caddelerinden ara sokaklarına, yollardan geçitlere kadar birçok noktada bulunuyor. Ancak bazı vatandaşlar ve insan hakları savunucuları, söz konusu sistemlerin yalnızca trafik ve güvenlik amacıyla kullanılmadığını, aynı zamanda sürekli gözetim mekanizmasının bir parçası haline geldiğine dikkat çekiyor. Hak savunucularına göre, kentlerde yaygınlaşan kamera ağı nedeniyle vatandaşların hareketleri ve günlük yaşamları sürekli izlenebilir hale geliyor.

Kameralar resmi olarak hız kontrolü, trafik denetimi ve kamu güvenliği gibi başlıklarla tanıtılsa da, uygulamada bu sistemlerin kapsamı ve kullanım alanları konusunda tartışmalar sürüyor. Gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması, bir yandan güvenlik gerekçeleriyle savunulurken, diğer yandan mahremiyet ve bireysel özgürlükler açısından soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Rojhilat Kürdistan’ın Kirmanşan kentinde de kamera sistemlerinin kullanımına ilişkin tartışmalar devam ederken, kamuoyunda güvenlik ile özel hayatın korunması arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı konusu gündemdeki yerini koruyor.

Amaç toplumu baskı altında tutmak

Bu çerçevede, kent genelinde yaygınlaştırılan kamera ağının, hükümetin toplumu daha yakından izlemesine, olası protesto hareketlerini erken aşamada tespit etmesine ve muhalif faaliyetleri kontrol altında tutmasına hizmet ettiği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Uzmanlara göre bu tür yönetimler; örgütlenme, toplanma, sivil itaatsizlik eylemleri ve toplumsal dayanışma ağlarının güçlenmesini potansiyel bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle gözetim sistemlerinin yalnızca güvenlik amacı taşımadığı, aynı zamanda caydırıcılık ve kontrol işlevi de üstlendiği kaydediliyor. Sürekli izlenme hissinin ise vatandaşlar arasında güvensizlik duygusunu artırdığı ve günlük yaşam üzerinde psikolojik baskı oluşturduğu ifade ediliyor.

Ancak bu tür gözetim uygulamaları, özellikle otoriter ve diktatörlük rejimlerinde daha belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Tarih boyunca farklı ideolojik ve siyasi çizgilere sahip birçok otoriter yönetim, toplumu kontrol altında tutmak ve iktidarını sürdürmek için benzer yöntemlere başvurdu. Sürekli gözetim, özel hayata müdahale, sansür, korku politikaları ve örgütlü baskı mekanizmaları bu yöntemlerin başında gelmektedir. Bu uygulamalar, yönetimlerin yalnızca muhalif hareketleri değil, toplumun genel davranışlarını da denetim altında tutma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Olası toplumsal hareketlerden duyulan kaygı

Bu durumun en bilinen örneklerinden biri, eski Doğu Almanya’da faaliyet gösteren Stasi’dir. Stasi, telefon dinlemeleri yapmak, mektup ve paketleri alıcılarına ulaşmadan önce incelemek, evlere ve iş yerlerine dinleme cihazları yerleştirmek ve gizli fotoğraf ile video kayıtları almak gibi yöntemlerle milyonlarca insanın yaşamını yakından takip etmiştir. Tarihsel deneyimler, birçok otoriter rejimin yönetim anlayışının topluma duyulan güvensizlik ve olası toplumsal hareketlerden duyulan kaygı üzerine kurulduğunu göstermektedir. Bu nedenle yaygın gözetim, söz konusu yönetimlerin güvenlik politikalarının ötesinde, siyasi varlıklarını sürdürmeye yönelik bir araç olarak da değerlendirilmektedir. Yönetimler kendilerini ne kadar kırılgan veya tehdit altında hissederse, gözetim mekanizmalarını genişletme ve toplumsal denetimi artırma eğilimleri de o ölçüde güçlenmektedir.

‘Özgür yaşam tehdit olarak görülüyor’

İletişim öğrencisi Mahsa G., konuya ilişkin değerlendirmesinde, gözetim kameralarının yaygınlaştırılmasının yalnızca güvenlik gerekçeleriyle açıklanamayacağını söylüyor. Mahsa G., “Otoriter yönetimlerde insanların bağımsız ve özgür bir yaşam sürmesi çoğu zaman bir tehdit olarak algılanır. Sanki hükümet, insanların günlük yaşamlarının en sıradan yönlerinden bile endişe duyuyormuş gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Yoksulluk, işsizlik, bağımlılık ve sosyal dışlanma gibi sorunların yoğun olarak yaşandığı Kirmaşan’da, güvenlik kameralarının sayısının sürekli artırılması dikkat çekici. Bu durum, hükümetin ekonomik ve sosyal sorunlarla mücadele eden insanlardan dahi tehdit algıladığını gösteriyor” sözlerine dikkat çekiyor.

‘Temel hizmetlerden yoksun bölgelere kameralar konuluyor’

Bazıları bu kameraların yalnızca şehir merkezlerine veya güvenlik açısından hassas görülen bölgelere yerleştirildiğini düşündüğünü dile getiren Mahsa G., “Ancak durum bundan farklı. Kirmaşan’ın bazı çevre mahallelerinde su ve doğalgaz altyapısı dahi bulunmazken, aynı bölgelerin girişlerine gelişmiş izleme ve kontrol kameralarının yerleştirildiği görülüyor. En temel hizmetlerden yoksun mahallelerin en yoğun gözetim altında olması birçok kişi için dikkat çekici bir çelişki oluşturuyor. Bana göre bu kadar yaygın kamera kullanımının amacı yalnızca trafik denetimi ya da güvenlik değil, aynı zamanda bağımsız yaşam alanlarını, toplumsal dayanışmayı ve olası protesto hareketlerini kontrol altında tutma çabasıdır. Mevcut eğilimin sürmesi halinde, önümüzdeki yıllarda gözetim uygulamalarının daha da yaygınlaşması şaşırtıcı olmayacaktır” diyor.

Otoriter yönetimlerin ortak tepkisi

George Orwell’in 1984 romanında, anlatıcı “telescreen” adı verilen bir cihazdan söz eder. Okyanusya’nın totaliter hükümeti tarafından sokaklara, kaldırımlara, restoranlara, evlere ve insanların bulunduğu hemen her yere yerleştirilen bu cihaz, yalnızca bir ekran değildir. Telescreen, insanların hareketlerini, konuşmalarını ve hatta yüz ifadelerini gece gündüz izleyen, aynı zamanda partinin propaganda mesajlarını sürekli yayımlayan ve vatandaşların bu mesajlara verdikleri tepkileri kaydeden bir gözetim aracıdır. Romanda, bir kişinin haberleri dinlerken gülümsemesi ya da hoşnutsuzluk belirtisi göstermesi bile şüphe nedeni sayılır ve hükümetin müdahalesine yol açabilir.

Ancak bu imgeyi romandan çıkarıp günümüz gerçekliğine uyarladığımızda, ortaya çıkan benzerlikler dikkat çekicidir. İran İslam Cumhuriyeti’nin kullandığı birçok elektronik sistem, şehir kameralarından dijital izleme ve gözetim ağlarına kadar, bir bakıma modern telescreenlere benzetilmektedir. Bu araçlar, insanların hareketlerini, davranışlarını, iletişimlerini ve hatta bazı durumlarda duygusal tepkilerini analiz etme kapasitesine sahiptir. Elbette bu durum yalnızca İran’a özgü değildir, birçok otoriter yönetimde dijital gözetim, toplumsal kontrol mekanizmalarının temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu tür sistemlerde amaç yalnızca bireylerin davranışlarını denetlemek değil, aynı zamanda düşünce alanına da nüfuz etmektir. Eleştirmenlere göre nihai hedef, vatandaşların sadece eylemlerini değil, düşüncelerini de iktidarın beklentileri doğrultusunda şekillendirmektir.

Dijital yaşam ve izlenme

Bu, George Orwell’in 1984 romanında onlarca yıl önce dikkat çektiği gözetim anlayışını hatırlatmaktadır: bedenden başlayıp zihne kadar uzanan bir denetim sistemi. Bu tür bir gözetim, yalnızca insanların davranışlarını değil, düşünce dünyalarını da etkilemeyi ve yönlendirmeyi amaçlar. Ancak gözetim artık yalnızca sokaklara yerleştirilen kameralarla sınırlı değildir. İran’da kullanılan birçok mobil uygulama, temel işlevlerinin gerektirdiğinin ötesinde izinler talep etmekte, kamera, mikrofon, dahili depolama alanı ve konum bilgilerine erişim istemektedir.

Bu durum, birçok kişinin dijital yaşamının da sürekli izlenebildiği yönündeki kaygıları artırmaktadır. Telefonların kullanıldığı andan bilgisayarların açıldığı ana kadar uzanan bu dijital alan, eleştirmenlere göre gözetimin yeni sınırını oluşturmaktadır. Böylece bireyler yalnızca kamusal alanda değil, günlük yaşamlarının en özel anlarında da izleniyormuş hissiyle karşı karşıya kalabilmektedir. Sokak gözetimi ile dijital gözetimin birleşmesi, yalnızca davranışları denetlemeyi değil, aynı zamanda insanların güvenlik algısını, sosyal ilişkilerini ve yaşam biçimlerini etkileyen görünmez bir kontrol mekanizması yaratmaktadır.

‘Gücün sarsılmasından korkuluyor’

Otoriter yönetimlerin bu uygulamalarının bir güç gösterisinden çok bir zayıflık göstergesi olduğunu söyleyen Mahsa G., şu sözlere dikkat çekiyor:

“İnsanların günlük yaşamlarının en sıradan anlarını bile izleme çabası, otoriteden ziyade yöneticilerin toplumdan duyduğu kaygı ve güvensizliği ortaya koymaktadır. Vatandaşların sokakta yürümesinden dahi endişe duyan bir yönetim, aslında kendi yarattığı güç ve istikrar imajının sarsılmasından korkuyor demektir. Ancak bu yoğun gözetim ortamında, toplum olarak sahip olduğumuz etkiyi de küçümsememeliyiz. Eğer insanların gündelik ve zararsız davranışları bile sürekli izleme ve kontrol mekanizmalarının devreye sokulmasına neden oluyorsa, bu durum toplumun kolektif gücünün ne kadar etkili olabileceğini göstermektedir. Hükümetlerin halktan duyduğu korku, bir bakıma insanların birlikte hareket etme potansiyelinin de farkında olduklarının göstergesidir. İnsanlar ortak talepler etrafında bir araya gelip dayanışma gösterebildiklerinde, en güçlü baskı mekanizmalarını dahi sorgulayabilecek ve onlara meydan okuyabilecek bir toplumsal güç ortaya çıkabilir.”

‘Gerçek güç halkta’

Ruhsuz ve itaatkar gözler gece gündüz insanları izliyor olabilir. Ancak hükümetlerin açık ve gizli gözetim ağlarının karşısında başka gözler de vardır: canlı, bilinçli ve duygu taşıyan insan gözleri. Bu gözlerde öfke, umut, dayanışma ve değişim arzusu okunabilir. Yalnızca kayıt yapan ve verilen komutları yerine getiren kameraların aksine, bu gözler görür, anlar ve tepki verir. Halkın deneyimlerini, acılarını, direnişini ve özlemlerini taşır; hiçbir otorite bunları tamamen denetim altına alamaz.

Tam da bu noktada, soğuk ve cansız gözetim merceklerinin karşısında insan bakışı önemli bir gerçeği hatırlatır: Gerçek güç yalnızca kontrol için kurulmuş mekanizmalarda değil, görmeyi, anlamayı ve harekete geçmeyi seçen insanlardadır. Bir anı bir kıvılcıma, bir kıvılcımı ise toplumsal bir harekete dönüştürebilen şey, işte bu canlı ve bilinçli bakışlardır. Çünkü metalden ve camdan yapılmış gözler yalnızca izleyebilir; anlam veren ve tarihi değiştiren ise insanın kendisidir.