Sanatçı Eylül Nazlıer, geçmişin klamlarını yeni nesillere aktarıyor

Çocukluğunda dinlediği klamları hikayeleriyle birlikte yeniden seslendiren sanatçı Eylül Nazlıer, Kırmanckî, Kurmancî ve Ermenice eserleri yaşatarak kültürel hafızayı yeni kuşaklara taşımayı amaçlıyor.

MEMİHAN HİLBİN ZEYDAN

Bedlîs - Kürdistan’da yürütülen kültürel kırım ve asimilasyon politikaları, Kürt sanatı ve bu üretimin taşıyıcısı olan kadın hafızasını hedef almaya devam ediyor. Aynı zamanda kadınların ilmek ilmek işlediği sözlü kültür mirası da anonimleştirerek Türkçeye uyarlıyor. Baskı, yasak ve ötekileştirme politikalarıyla da Kürtçeyi kamusal alandan silmeyi amaçlayan zihniyete karşı kadınlar, hem anadillerini hem de ürettikleri sanatı savunmaktan vazgeçmiyor.

Eylül Nazlıer, 9 yaşından beri müzik eğitimi alan 21 yaşında genç bir kadın müzisyen olarak unutulmaya yüz tutmuş ya da popüler kültür içinde yer edinmemiş Kırmancki, Kurmanci ve Ermenice şarkıları yeniden yorumlayarak, hikayeleriyle birlikte korunmasını sağlıyor.

 

‘Aram Tigran Konservatuarı gittiğim okullardan çok farklıydı’

Müziğe ilk Aram Tigran Kent Konservatuarı’nda ailesinin yönlendirmesiyle başladığını belirten Eylül Nazlıer, başlarda istemeyerek gittiği merkezi zamanla benimsediğini söyleyerek, “Bir yıl sonra konservatuar kayyım tarafından kapatıldı. Ardından MA Music Center adında özel bir kurum açıldı. Orada müzik eğitimime devam ettim ve artık daha hevesliydim ve seve seve gidiyordum. Çünkü biz orada demokratik bir ortamda eğitim görüyorduk ve gittiğim okuldan çok farklıydı. MA Müzik’i gönüllü öğretmenler büyük bir istikrarla kurdu. Ve orada biz çocuklara ders vermeye devam ettiler. Sonra bizler büyüdük ve onlara yetiştik. Şu an her birimiz sahne arkası ya da sahne önünde birer müzisyen olarak hayatımıza devam ediyoruz” dedi.

Popüler kültürünün etkileri

Eylül Nazlıer, popüler kültürün sanata etkilerini de şöyle yorumladı: “Hissiyat olmadığı sürece biz yaptığımız müzikten tat alamayız ve seyirciye de o hazzı yaşatamayız. Popüler kültür bir noktada insanlara çok hızlı erişmemizi sağladı. Bu bir gerçek ama aynı hızda kaybolmamıza da neden oldu. O saniyelik geçişler arasında bizler de birer sekans olduk ve bir noktada hissizleşmeye başladık. İnsanlar da artık bir müzik dinlerken, tiyatro izlerken, sinemaya giderken bunu kolektif şekilde yapmak istemiyorlar. Çünkü artık tüketimin had safhada olduğu bir noktadayız. Artık kolektif dinleyicilik, izleyicilik bitti. Artık etkileşim de azaldı. Etkileşiminin azalmasıyla beraber toplumda bazı duygular da körelmeye başladı. Ve bu bizim sanatımızı da etkiliyor tabi.”

Anadile yönelik saldırılar 

Eylül Nazlıer, anadili olan Dimilkî üzerindeki asimilasyon politikalarının yıllardır sürdüğünü ve çocukluğunda daha çok Türkçe diline maruz kaldığını hatırlatarak, “Birçok Kürt gencimiz, yaşlılarımız dahi artık Türkçe konuşuyorlar. Çünkü ortak dil, daha rahat ifade edebiliyorlar kendilerini. Bir Dimilkî ve bir Kurmancî konuşan iki kişi yan yana geldiklerinde birbirleriyle Kurmancî ya da Dimilkî  konuşacaklarına Türkçe konuşuyorlar. Türkçe bir halkın dili, bütün dillere sonsuz saygım var. Ama ortada apaçık bir saldırı varsa, orada bir korunma mekanizması geliştirmeliyiz.”

Doğup büyüdüğü köyde kendi kültürüne ait şarkılar ile büyüdüğünü belirten Eylül Nazlıer, “Bir hikaye gibi bakmıyorduk bu şarkılara, o anda onu yaşıyormuşuz hissiyatı veriyordu. Günümüzde gençlerin görülmeme kaygısı var. Bu kaygı bazen kültürden kopuşa götürüyor onları” dedi.

 

‘Bu toprakların melodisi aynı’

Kendi kültürünü yaşamak, yaşatmak ve yansıtmak için anadilde ve özellikle eski şarkıları yeniden seslendirdiğini ifade eden Eylül Nazlıer, “Biz bu topraklarda Ermenilerle, Süryanilerle birçok kültürle beraber yaşadık. Bizim melodi, duygu dediğimiz şey sadece Kürde, Türke, Ermeni'ye ait bir şey değil ki insana ait bir şey. O yüzden ben melodi benim, melodi senin, bu benim, bu senin çelişkisine asla girmek istemiyorum.

 Sadece ortak bir coğrafyada beraber yaşadık ve elbette birbirimizden etkilendik. Yemeğinden tut, mırıldandığın şarkıya kadar birbirimizden etkilendik. Ama o işin içerisine biraz düzenbazlık giriyorsa, orada farklı bir konu varsa, ona karşı bir refleks göstermek en azından onu korumak adına bir eyleme geçmek gerek. Ama öbür türlü ben çok esneğim o konuda bir şarkının 10 tane melodisi farklı farklı dillerde söylenebilir ki söylenmeli. Benim için bir çeşit zenginliktir.”

‘Annem bana Türkçe açıklamak zorunda değil’

Köyde birçok klam dinlediğini ve bunların hikayeleriyle büyüdüğünü ifade eden Eylül Nazlıer, “Hepsinin hikayesi de çok eskiye dayanıyor. Şarkıyı söylemeye başlamadan önce gidip soruyorum ‘bunun hikayesi ne, sözleri ne?’ diye. Anlatıyorlar. Benim annem Çewlig’in bir köyünde doğup, büyümüş. Türkçe bilmez, bana hikayelerini Türkçe anlatamıyor, ben de bazen Zazaca'da eksik kalıyorum. Ve annemin o hikayedeki meseleyi anlatmak için Türkçe kelimesi yok. Oysa annem bana Türkçe açıklamak zorunda değil. Çünkü bu Zazaca bir şarkı. Onu anlamamak benim eksikliğim” şeklinde konuştu.

‘Kendi dilimde müzik yapmak beni heyecanlandırıyor’

Eylül Nazlıer şöyle devam etti: “Anadilimde müzik yaparken çok heyecanlanıyorum. Çünkü benim şarkılarım, bana ait şarkılar, üstelik benim kaç nesil öncem yazdı bunları. Bilmiyorum belki aynı duyguyla söylüyoruz, belki çok farklı duygularla söylüyoruz ama dokunabiliyoruz ya birbirimize, ruhlarımız birleşebiliyor ya önemli olan bu. O noktada hem müzikal açıdan hem ruhani açıdan tatmin oluyorum ve eski şarkıları söylemeyi tabii ki daha çok seviyorum.”

Eylül Nazlıer, “Her insan kendi anadilinde var oluyor” diyerek, insanın en rahat, en konforlu hissettiği alanın anadil olduğunu belirtti.

Eylül Nazlıer, “Annesinden süt emerken annesinin ona ninni söylediği dil. İnsanın kodları da bence artık ona göre yazılıyor. Sen onunla, o dille bağlantı kuruyorsun. Çünkü annen o dili konuşuyor. Bizim gördüğümüz iki dünya var şu anda. Bir dünya bizim nenelerimizin, dedelerimizin, annelerimizin köyde organik yaşam sürüp, günümüz teknolojisinden uzak duygularını yaşayıp aktarabildikleri bir dünya. Bir dünyada da doğan yeni nesil çocuklar, telefon, televizyon, kendi anadilinden kopuk, kendi kültürünü benimsemeyen, çünkü bir noktada ötekileştirildiği için utanan bir kesim. O da diğer dünya. Ben doğan yeni nesil çocukların kendi dillerinden utanmasından utanıyorum. O kadar iyi sindirilmiş ki, yani kendi anadilinden neden utanır bir insan?” diye belirtti.

Baskı ve şiddet kültürünün çocukların anadillerini kullanmamalarında etkili bir yöntem olduğunu kaydeden Eylül, konuşmasını şöyle tamamladı: “Çünkü zorbalık görmüşler, dayak yemişler. Bir önceki nesil şiddet görmüş ve bu travmayı yeni nesile aktarılmış. Ben de geçmişteki klamları yeni nesile aktarmaya çalışıyorum.”