Savaş bağlamında kadın söylemlerinde eleştirel belleğin unutulması

Savaş koşullarında yalnızca şiddet değil, anlatılar ve kolektif hafıza da dönüşüme uğruyor. Bu dönüşümde marjinal seslerin dışlanma riski artarken, kadınların yaşadığı çok katmanlı deneyimler görünmez hale gelebiliyor.

SHEİLA GHAMSEMKHANİ

Haber Merkezi- Kadın hakları ve yaşamlarıyla ilgili söylemler özgürleştirici kalacaksa, geçici ve taktiksel olarak bile olsa savaş mantığıyla aynı hizaya gelemezler. Savaş, bir koşul olarak, yalnızca bedenleri yok etmekle kalmaz, aynı zamanda farklı bir gelecek hayal etme olasılığını da sınırlar. Hannah Arendt'in "en totaliter hareketlerin en önemli özelliği, kısa sürede unutulmaları ve yerlerine bir yenisinin gelmesidir" fikrini bir başlangıç noktası olarak alırsak, özellikle bu ilişki toplumsal cinsiyet perspektifinden ve kadın deneyimine odaklanarak incelenirse, İran'da savaş, iktidar ve unutma arasındaki ilişkiyi yeniden okuyabiliriz.

Hafıza da hedef alınıyor

Savaş bağlamında yeniden üretilen şey sadece şiddet değil, aynı zamanda unutkanlık mekanizmalarıdır. Savaş, bir istisna hali olarak, yalnızca bedenleri hedef almakla kalmaz, aynı zamanda anlatıları da yeniden yazar. Bu yeniden yazımda, marjinal seslerin diğerlerinden daha fazla elenme olasılığı vardır ve kadınlar bu sesler arasında merkezi bir yere sahiptir.

Totalitarizm, yalnızca kapalı bir siyasi sistem olarak değil, aynı zamanda bir tür “dikkat ekonomisi” olarak da anlaşılabilir; görülmenin ve unutulmanın aynı anda yönetildiği bir sistem. Savaş bu süreci yoğunlaştırır. Bu koşullar altında, kadınların alanıyla ilgili bazı söylemler bile, bilinçli veya bilinçsiz olarak, bu mantıkla uyumlu hale getirilebilir; özellikle dış düşmana öncelik verildiğinde ve iç eleştiriler ertelendiğinde.

Kadınlar üzerinden meşrulaştırma

Son aylarda, kadın söylemleri ile savaş arasındaki ilişki bir kez daha tartışma konusu haline geldi. Bu tartışma daha önce küresel düzeyde, “emperyalist feminizm” olarak adlandırılan şeyin eleştirisi şeklinde gündeme gelmişti; Afganistan ve Irak gibi savaşlar bağlamında, bazı söylemler “kadınları kurtarmak”tan bahsederek askeri müdahaleyi örtük veya doğrudan meşrulaştırmaya çalışmış ve bu yaklaşım daha sonra yaygın eleştirilerle karşılaşmıştı.

Statükodan kopmanın aracı

İran'daki son savaşta, kendilerini kadın hakları savunucusu olarak görenler arasında, savaş kışkırtıcılığı söylemlerine benzer şekilde analiz edilebilecek argümanların dijital medyada ve medyada oluştuğuna dair görünür işaretler de var. Bu argümanlar, "tarihsel zorunluluk" veya "şiddetin kaçınılmazlığı"nı vurgulayarak, savaşı statükodan kopmanın bir aracı olarak hayal etme olasılığını ortaya koyuyor. Buradaki mesele, bu pozisyonların yaygınlığı değil, böyle bir fikri mümkün kılan çerçevedir.

İşte burada "eleştirel hafıza" tartışması önem kazanıyor. Hızla yerini alan söylemler, eleştirel mesafeyi koruma yeteneğini kaybetmiş olanlardır. Kadınlar üzerine bir söylem, hem iç hem de dış şiddeti aynı anda eleştirmek yerine, bu iki kutuptan birine yaklaştığında, aslında eleştirel hafızasının bir kısmını teslim etmiş olur.

İlkelerin askıya alınması

Bir cevap "durumun baskısında" bulunabilir. Savaş, aciliyet duygusu yaratarak ilkelerin askıya alınmasına olanak tanır. Bu gibi durumlarda, “şimdi bu eleştirileri dile getirmenin zamanı değil” önermesi kolayca kabul edilir. Ancak, bu askıya alma durumu, bu söylemlerin meydan okumayı amaçladığı yapıların yeniden üretilmesine yol açabilir. Ayrıca, basit anlatıların çekiciliğine de dikkat edilmelidir. Savaş, dünyayı iyi ve kötü gibi basitleştirilmiş ikiliklere ayırır. Bu ikiliğe ayırma, siyasi seferberlik için yararlı olsa da, kadınların deneyimlerini analiz etmek için yetersizdir, çünkü bu deneyimler genellikle bu kutuplar arasında şekillenir, birinin içinde değil.

Kadınların eylemliliğini sınırlayan yaklaşımlar

Örneğin, birçok resmi anlatıda kadınlar ya sessiz kurbanlar ya da direniş sembolleri olarak tasvir edilir. Her iki imge de, gerçekliğin bir kısmını yansıtırken, nihayetinde kadınların eylemliliğini sınırlar. Buna karşılık, yaşanmış deneyime dayalı analitik bir yaklaşım, bu durumların karmaşıklığını gösterebilmelidir; aynı anda farklı içsel baskı biçimleriyle karşı karşıya kalan ve savaşın sonuçlarından da etkilenen kadınların deneyimini.

Bu bağlamda, kendilerini kadın haklarının destekçisi olarak sunanlar da dahil olmak üzere medya, belirleyici bir rol oynamaktadır. Medya sadece gerçekliği yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda onu şekillendirmede de rol oynar. Siyasi baskı veya duygusal nedenlerle belirli soruları sormayı reddetmek, unutmayı güçlendirebilir.

İki kritik soru ve eylem

Feminist aktivistler ve medya için en büyük zorluk buradadır: Baskın anlatıları yeniden üretmeden savaşı nasıl ele alabiliriz? Çeşitli şiddet biçimlerine karşı nasıl eleştirel bir duruş sergileyebiliriz?

Cevap, bu alanı ayırt eden ilkelere geri dönmekte yatıyor olabilir: hayata, bedene ve yaşanmış deneyime vurgu. Bu yaklaşım, savaşı en çok etkilenenlerin, yani kadınların, çocukların ve diğer marjinalleştirilmiş grupların bakış açısından analiz etmeye başlamamızı gerektirir. Savaş, kadınların hem bireysel hem de kolektif başarılarını baltalar. Bu sonuçta ortaya çıkan yaklaşımın, bilgi veya mücadelenin hiçbir ufkunda yeri yoktur ve yıllarca mücadele ettikleri kadın aktivistlerin taleplerinden çok uzaktır.

Mesafe ve hafızayı korumak

Pratik düzeyde, bu yaklaşım birkaç yöne yol açabilir: baskıcı rejimler karşısında bile savaşın romantize edilmesinden kaçınmak, çünkü savaş baskı kapasitesini artırır; tüm güç aktörlerinden eleştirel bir mesafe korumak; ve son olarak, hafızayı yeniden inşa etmeye ve korumaya çalışmak. Belki de en önemli görev hafızayı yeniden inşa etmektir; unutma mantığına karşı, söylemlerin hızlı ve ucuz bir şekilde değiştirilmesi olasılığını ortadan kaldıran anlatıları kaydetmek ve yeniden anlatmak esastır.

Son olarak, bu söylemler özgürleştirici kalacaksa, savaş mantığıyla uyumlu olamazlar. Çünkü savaş, fiziksel yıkımın ötesinde, geleceği hayal etme olasılığını da sınırlar. Savaşın susturmaya çalıştığı soruları, yaşam, adalet ve şiddetin insani bedeli sorusunu korumak, belki de bu sınırlamaya karşı direnmenin birkaç yolundan biridir.