İran-ABD geriliminde yeni dönem: Savaş da müzakere de aynı hedefe hizmet ediyor

İran ile ABD arasındaki gerilim, askeri operasyonlar ve diplomatik temasların eş zamanlı yürütüldüğü yeni bir aşamaya girdi. Taraflar kapsamlı bir savaştan kaçınırken, olası bir uzlaşı öncesinde sahadaki dengeleri kendi lehlerine değiştirmeye çalışıyor.

Haber Merkezi- İran'ın güneyine yönelik üçüncü saldırı dalgasına ilişkin haberlerin yayımlanması savaşın neden belirleyici bir aşamaya ulaşmadığı ve askeri operasyonların tırmanmasına rağmen müzakerelerin neden sürdüğü sorularını yeniden gündeme getirdi.

Gelen bilgilere göre Buşehr, Asaluye, Bender Deyr, Kengan, Bender Abbas, Keşm, Cask, Sirik, Konarak, Çabahar, Hendican ve Mahşehr kentlerinde patlama sesleri duyuldu. Aynı zamanda bazı yerel medya organları Bender Deyr Limanı'ndaki iskelenin hedef alınmış olabileceğini öne sürdü. Bunun yanı sıra Bahreyn'den İran'a doğru füze fırlatıldığına ilişkin doğrulanmamış haberler yayımlandı. Ancak bu iddialar şu ana kadar resmi makamlar tarafından doğrulanmadı.

İlk bakışta askeri saldırıların ve diplomatik çabaların aynı anda sürdürülmesi çelişkili gibi görünse de gerçek şu ki, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki kriz, savaş ve müzakerenin artık birbirinden ayrı iki süreç olmadığı bir aşamaya girdi. Aksine her ikisi de ortak bir hedefe ulaşmanın aracı haline geldi: Kapsamlı bir savaşa girmeden güç dengesini değiştirmek.

Ortadoğu yeni bir düzene doğru

Bugün Basra Körfezi'nde yaşananlar yalnızca İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uzun süreli anlaşmazlığın devamı değil. Bölge, hiçbir gücün tek başına oyunun kurallarını belirleyemeyeceği yeni bir düzene doğru dönüşüm yaşamaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri hala bölgedeki en önemli askeri aktör, ancak nüfuzu yirmi yıl önce olduğu kadar güçlü değil. Buna karşılık İran İslam Cumhuriyeti, bölgesel nüfuz ağını koruma çabasında benzeri görülmemiş ekonomik, askeri ve siyasi baskılarla karşı karşıya. Bu koşullar altında her iki tarafın temel amacı birbirini yok etmek değil, gelecekte oluşacak Ortadoğu düzenindeki yerini belirlemek.

‘İran'ı yönetmek’

2003 Irak Savaşı'nın aksine Washington'un stratejisi artık İran'da rejim değişikliğine ya da askeri işgale dayanmıyor. Afganistan ve Irak deneyimleri, hükümetlerin çökmesinin mutlaka istikrar getirmediğini, aksine bölgeyi uzun yıllar istikrarsızlığa, silahlı grupların ortaya çıkışına ve insani krizlere sürükleyebilecek bir boşluk oluşturduğunu gösterdi.

Amerikan bakış açısına göre en gerçekçi hedef, İran'ın füze kapasitesini sınırlandırmak, İslam Cumhuriyeti'nin bölgesel nüfuzunu azaltmak, enerji yollarının güvenliğini korumak ve Tahran'ı yeni bir anlaşmayı kabul etmeye zorlamak; maliyeti getirilerinden daha yüksek olacak bir savaşa girmek değil.

Zafer için değil, ‘hayatta kalmak’ için

İran İslam Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri'ni askeri olarak yenmenin ya da onu bölgeden çıkarmanın ulaşılabilir bir hedef olmadığını biliyor. Bu nedenle stratejisini Washington açısından çatışmanın maliyetini yükseltmek üzerine kuruyor. En büyük önceliği rejimin devamını sağlamak, caydırıcılığın çökmesini önlemek ve zayıf bir konumdan herhangi bir anlaşmaya girmekten kaçınmaktır. Bu nedenle Tahran, saldırılara karşılık verirken müzakere kanallarını da açık tutuyor.

Savaş diplomasinin yeni dili

Mevcut krizin en önemli özelliklerinden biri, askeri operasyonların artık diplomasinin sonu değil, onun bir parçası haline gelmiş olması. Her saldırı, her askeri hareket ve her siyasi tehdit karşı tarafa bir mesaj gönderiyor. Bu adımların amacı, müzakere masasına olası bir dönüş öncesinde güç dengelerini değiştirmek. Başka bir ifadeyle, bugün füzeler geçmişte siyasi açıklamaların oynadığı rolü üstlenmiş durumda; yani pazarlık gücünü artırma işlevini görüyor.

Büyük paradoks

Bugünkü krizi anlamanın en önemli noktalarından biri, Tahran ile Washington'un aralarındaki derin düşmanlığa rağmen ortak bir kaygıyı paylaşmaları: Taraflardan hiçbiri kontrolden çıkacak bir savaş istemiyor.

Amerika Birleşik Devletleri, kapsamlı bir savaşın küresel enerji fiyatlarında sert artışa yol açacağını, müttefiklerinin güvenliğini tehdit edeceğini ve bölgedeki güçlerini saldırıya açık hale getireceğini biliyor. Aynı zamanda İran İslam Cumhuriyeti de geniş çaplı bir savaşın ülkenin ekonomik ve askeri altyapısına onarılamaz zararlar verebileceğinin ve iç baskıları artırabileceğinin farkında. Bu ortak endişe, iki tarafın aynı anda hem savaş alanında hem de diplomatik kanallarda bulunmasına neden oluyor.

Küresel ekonomi ve bölgesel güvenlik düğümü

Nükleer program anlaşmazlığın siyasi eksenini oluşturuyorsa, Hürmüz Boğazı da krizin en önemli jeopolitik eksenini oluşturuyor. İran, stratejik konumuna dayanarak Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerine yönelik her türlü askeri baskının maliyetini artırmaya çalışıyor. Buna karşılık Washington, deniz ulaşımının ve enerji akışının güvenliğini ulusal güvenliğinin bir parçası olarak görüyor. Bu nedenle İran'ın güneyindeki herhangi bir askeri gelişme yalnızca güvenlik olayı değil, aynı zamanda küresel ekonomiyle doğrudan bağlantılı bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

İsrail denklemi karmaşıklaştıran bir aktör

İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra İsrail de bu krizde etkili aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Tel Aviv, İran İslam Cumhuriyeti'nin askeri ve bölgesel kapasitesini zayıflatmayı güvenlik stratejisinin bir parçası olarak görüyor. Bu durum sahadaki gelişmelere daha geniş bölgesel boyutlar kazandırdı. Sonuç olarak kriz artık yalnızca iki taraf arasındaki bir çatışma olmaktan çıkmış, Ortadoğu'daki farklı aktörler arasında çok katmanlı bir rekabete dönüşmüştür.

En büyük risk

Her ne kadar iki taraf da kapsamlı bir savaş istemese de asıl tehlike başka bir noktada yatıyor: Yanlış hesaplama.

Hayati öneme sahip bir tesisin hedef alınması, çok sayıda askerin ölmesi ya da taraflardan birinin diğerinin davranışlarını yanlış değerlendirmesi, hiçbir tarafın kontrol altına alamayacağı bir dizi tepkiye yol açabilir. Tarih, birçok büyük savaşın savaşma kararıyla değil, krizin kontrol altına alınamaması nedeniyle başladığını göstermektedir.

Gelecek: Ne barış ne savaş, yıpranma

Mevcut göstergeler, Tahran ile Washington'un en azından kısa vadede bu çatışmayı sona erdirmeyi amaçlamadığını gösteriyor. Her iki taraf da kapsamlı savaş eşiğini aşmadan karşı tarafı zayıflatmaya ve olası herhangi bir anlaşmaya üstün bir konumdan girmeye çalışıyor.

Bu nedenle bugün Ortadoğu'da yaşananlar ne kalıcı bir ateşkes ne de kesin bir zafer elde etmeye yönelik bir savaştır. Yaşanan süreç, bölgenin yeni düzenindeki güç dengelerini şekillendirmeye yönelik bir yıpratma mücadelesidir. Bu denge kuruluncaya kadar "ne barış ne savaş" döngüsü devam edecektir.

Bu arada Tahran ile Washington arasındaki bu yıpratma döngüsünün bedelini herkesten fazla halk ödüyor. Savaş kararlarında ya da güçlerin siyasi hesaplarında söz sahibi olmayan halk, bunun sonuçlarını güvensizlik, ekonomik baskılar, artan yaşam maliyetleri, günlük hayatın aksaması ve çatışmanın genişlemesine yönelik sürekli endişe şeklinde yaşıyor. Her iki taraf askeri ve siyasi baskıyla konumunu güçlendirmeye çalışırken, bu mücadelenin gerçek bedeli yaptırımlar, savaş tehdidi ve bölgesel istikrarsızlık arasında sıkışıp kalan toplumun omuzlarına yükleniyor.