Küllerinden yeniden doğan Alevi kadınlar: Anka Kuşu metaforu

Alevi kadınlar, tüm yok etme girişimlerine rağmen küllerinden yeniden doğan “Anka Kuşu” gibi ayağa kalkıyor, kolektif hafızalarını taşıyarak var olmaya devam ediyorlar, düşünsel ve fiziksel esarete karşı yaşama tutunma kararlılığıyla direniyorlar.

İNANA YUSUF

Haber Merkezi - Suriye’de çatışmaların başlaması ve Baas rejiminin iktidar sahnesinden çekilmesinden bu yana, Alevi toplumu ülkede yaşanan ve yaşanmakta olan her şeyin sorumlusu olarak gösterilen hazır bir “suçlu” haline getirildi. Bu durum, sakin ve nesnel bir siyasi değerlendirmeden değil, Alevileri tek tip bir topluluk olarak gören radikal cihatçı düşüncenin yükselişinden kaynaklandı.

Dolayısıyla açıklama ve ayrıntılara boğulmak, yaşanan trajediye gerçek bir çözüm sunmaz. İktidara geldiği ilk andan itibaren bölge üzerinde hakimiyet kuran karanlık cihatçı düşünce, Alevileri mevcut tüm araçlarla sistematik biçimde şeytanlaştırmak için çalıştı. Bu ideoloji, toplumun üyelerini (yaşlıları, kadınları ve çocukları) kaçırmakla kalmadı, aynı zamanda Alevi kimliğinin kendisini de hedef alarak, anlamını ve derinliğini yok etmeye çalıştı. Ayrıca eski rejimle bağlantılı tüm suçları Alevi kimliğine mal etti ve eski rejimin tek bir mezhebe değil, geniş ve çeşitli bir toplumsal tabana dayandığı gerçeğini görmezden geldi.

Aleviler ağır bir bedel ödüyor

Ancak iktidarı ele geçiren cihatçı ideoloji, Suriye devrimi olarak adlandırılan sürecin başından bugüne kadar yaşanan her şeyden yalnızca Alevilerin sorumlu olduğu fikrini yaydı. Olayların haritasına baktığımızda, Alevilerin bu çatışmada en büyük kaybedenler arasında olduğunu ve hem insani hem de sosyal düzeyde ağır bir bedel ödediklerini görüyoruz. Cihatçı grupların iktidarı ele geçirmesinden bir yıldan fazla bir süre sonra, bu mezhebin üyelerine karşı sistematik kampanyalar, günlük kışkırtmalardan zorla yerinden edilmeye, kaçırmaya ve kimliğe dayalı cinayetlere kadar tırmandı.

Kaçırmalar bir baskı aracına, cinayetler ise siyasi bir mesaja dönüştü

Humus’un batı kırsalında yer alan Fahil köyündeki katliamı, Alevileri doğrudan hedef alan ilk saldırılardan biriydi ve Suriye toplumunun kayda değer sessizliğiyle karşılandı. Ardından gelen “Kara Mart” katliamları ise her Alevi ailenin hayatında belirleyici bir dönüm noktası oluşturdu. Artık bireyin yaşamı vatandaşlığıyla değil, dini ya da etnik aidiyetiyle değerlendirilmeye başlandı. Yeni yönetimin güçlenmesi ve bölgesel ile uluslararası meşruiyet kazanmasıyla birlikte Alevilere yönelik karalama ve dışlama kampanyaları da yoğunlaştı. Kışkırtma günlük bir uygulamaya, kaçırmalar bir baskı aracına, cinayetler ise siyasi bir mesaja dönüştü.

Betül Alluş vakası

Şimdi görmeyi reddedenlerin bile görebildiği en iğrenç yöntemlerden biri, insan kaçırma vakalarının istismar edilmesi ve dini kılıf altında gizlenmesidir. Bir genç, bir kadın ya da bir çocuk kaçırıldığında, olayın mağdurun rızasıyla gerçekleştiği iddia edilir. Mağdur, her zaman memnun ve gülümseyen biri olarak gösterilir; sanki silah tehdidi altında değil de kendi iradesiyle kaderini kabul etmiş gibi sunulur. Geniş çaplı tartışmalara yol açan en önemli vakalardan biri, Banias-Harison bölgesinden 20 yaşındaki Betül Alluş vakasıydı. Latakia'daki üniversite kampüsünde kaybolduktan iki hafta sonra, muhafazakar Suriye ortamlarında bile garip karşılanan Afganistan tarzı bir başörtüsü takarak aniden yeniden ortaya çıktı ve aşırılıkçıların benimsediği ideoloji uğruna "göç ettiğini" söyledi.

Beyt el-Ahavat merkezi

Bu olayla birlikte “Kız Kardeşler Evi” (Beyt el-Ahavat) adı verilen yeni bir kavram gündeme geldi. Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı bu yapının varlığını hızla yalanlasa da, bölge sakinlerinin çok sayıdaki tanıklığı böyle bir yerin Ceble kentinde bulunduğunu doğruladı. Ayrıca bu merkezin, radikal cihatçı düşüncenin yayılması için çalışan kişiler tarafından desteklendiği ve finanse edildiği; özellikle Alevi, Dürzi ve Hristiyan nüfusun yoğun olduğu bölgeleri hedef aldığını gösteriyor. Birçok kişi, bu kampanyaların amacının Alevi geleneğinin derinliğini hedef almak, farklı inançları itibarsızlaştırmak ve bu toplulukların onlarca yıl boyunca koruduğu toplumsal bağları zayıflatmak olduğuna inanıyor.

Kaçırma ve esaret, aynı madalyonun iki yüzüdür: dışlama, marjinalleştirme ve insan topluluklarını köklerinden koparma girişimi. İşte bu nedenle tekfirci ve dışlayıcı düşünce varoluşsal bir tehlike oluşturmaktadır. Bu anlayış, farklı bir inanca sahip bir genç kadının esir alınmasını meşrulaştıracak kadar ileri gitmiş, ardından da onu “doğru dine geri dönmüş” biri olarak göstermeye çalışmıştır.

Burada temel soru şudur: Bir inanca aidiyet baskı ve tehdit altında gerçekleşiyorsa, o inancın değeri nedir? Ve neden özellikle belirli genç kadınlar hedef alınmaktadır? Pek çok vakada, mütevazı sosyal çevrelerden gelen ve zor yaşam koşullarına sahip genç kadınlar seçilmektedir. Böylece aileleri, ya kaçıranların dayattığı şartları kabul etmek ya da mevcut duruma boyun eğmek dışında çok sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Özellikle Alevi kadınların ve genel olarak genç kızların, bu yönetim ve bu zihniyet altında inanç özgürlüğüne yönelik baskılarla ve Alevi kadınının imajını çarpıtma girişimleriyle karşı karşıya kalması, Alevi kimliğini taşıyanları zorlu bir yol ayrımına sürüklüyor. Çünkü artık mesele yalnızca var olma mücadelesi değil; aynı zamanda kimlik, onur ve yaşam hakkı mücadelesidir.

Kadını ‘ganimete’ dönüştürmek isteyen anlayış

Bugün Alevi kadınların maruz kaldığı uygulamalar yalnızca bireysel hak ihlalleri olarak görülemez. Bunlar, Alevi toplumunun kültürel yapısını hedef alan, kadınların toplumdaki imajını zedelemeyi amaçlayan ve onları kamusal yaşamın etkin bir öznesi olmaktan çıkarıp iradesiz varlıklara dönüştürmeye çalışan sistematik girişimler olarak değerlendirilmektedir.

Alevi kültüründe kadın; anne, mücadeleci, eğitici ve yoldaş olarak görülür. Ancak aşırılıkçı düşünce, onu tek bir role indirgemeye çalışmaktadır: mutlak erkek otoritesine tabi, itaatkar bir unsur. Kadına merkezi bir konum veren tarihsel miras ile onu bir “ganimet”e dönüştürmek isteyen anlayış arasındaki bu çatışma, Alevi toplumunu gerçek bir yol ayrımıyla karşı karşıya bırakmaktadır.

Tüm yok etme ve silme girişimlerine rağmen, topluluğun kadınları tıpkı küllerinden yeniden doğan “Anka Kuşu” gibi ayağa kalkmaya devam ediyor. Kolektif hafızalarını taşıyor, var olma ve seçim yapma haklarına sahip çıkıyor, düşünsel ve fiziksel esaret girişimlerine karşı yaşama tutunma kararlılığıyla direniyorlar. Bugün Alevilerin mücadelesi yalnızca siyasi bir mücadele değil, aynı zamanda bir kimlik mücadelesidir.

Alevi kadınların verdiği mücadele ise bunun en ağır ve en zorlu boyutunu oluşturuyor; çünkü bu mücadele beden, hafıza ve onur üzerinde yürütülüyor. Ancak tarih göstermektedir ki, böylesine yoğun bir şiddetle hedef alınan kimlikler çoğu zaman yeniden ortaya çıkar, üstelik daha güçlü ve kendi varlığının daha fazla bilincinde olarak.

*Gazeteci