İran hapishanelerine dair en kapsamlı anlatım: Hücreden hayata uzanan baskı

Rojhilat’ta bir avukatın anlatımları, İran’daki hapishane ve gözaltı sürecinin tutuklulukla sınırlı kalmayıp ağır ihlaller içerdiğini ve tahliye sonrası da mahkumların zihninde ve yaşamında kalıcı etkiler bıraktığını ortaya koyuyor.

PARSHANG DOLATYARİ

Haber Merkezi- Son aylarda İran’da siyasi gerilimlerin artması, protesto dalgalarının sıklaşması ve bazı bölgelerde güvenlik durumunun kötüleşmesiyle birlikte hapishane ve gözaltı merkezlerine dair farklı tanıklıklar ortaya çıkıyor. Bu anlatılar çoğu zaman resmi istatistiklerden ziyade, mahkumların yaşadıkları psikolojik durumlar, kaygı, sessizlik ve insanlık onurunda yaşanan aşınma üzerinden ifade ediliyor. Her ne kadar bu iddiaların bir kısmı yalanlansa ya da yanıtsız kalsa da, ailelerin, avukatların ve serbest bırakılan mahkumların aktardıkları deneyimler ortak bir gerçeğe işaret ediyor. Buna göre İran’da hapishane yalnızca fiziksel bir kapalı alan değil, tutuklanma anıyla başlayan ve serbest bırakıldıktan sonra da etkileri devam eden daha geniş bir baskı sürecinin parçası olarak görülüyor.

Deneyimlerin kayıtçıları avukatlar

Böyle bir ortamda, güvenlik ve siyasi davalara doğrudan veya dolaylı olarak dahil olan avukatların rolü, adeta bu deneyimlerin gayri resmi kayıtçılarına dönüşmüştür. Resmi raporlar yerine, sistemin içinden geri dönen ancak eski hallerine tam olarak dönemeyen insanlarla karşılaşan bu avukatlar, yaşananları doğrudan gözlemleyen kişiler haline gelmektedir. Mevcut anlatı da bu karşılaşmaların bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çerçeve, Rojhilat Kürdistan’da avukatlık yapan ve hapishaneyi belgelerde değil, müvekkillerinin zihinlerinde ve bedenlerinde gördüğünü ifade eden M.R.’nin sözleri üzerinden, hukuk, güç ve insan deneyimi arasındaki sınırda yaşananları anlamaya yönelik bir girişimdir.

Hapishane deneyimi kalıcılaşıyor

Bir avukatın İran’daki hapishaneler hakkında bildiği şey, serbest bırakıldıktan sonra karşısına çıkan insanların yorgun bedenleri ve kırılmış zihinleridir. Ona göre bu insanlar, artık eski hayatlarına tam anlamıyla dönememiş, hapishane deneyimi kalıcı bir hal almış kişilerdir. Bu anlatıya göre İran’da hapishane yalnızca fiziksel bir mekan değildir, bir insanın kademeli olarak aşınma sürecidir. Bu süreç tutuklanma anıyla başlar ve serbest bırakıldıktan sonra bile beden ve zihinde devam eder. Sanki hapishane, duvarlarını aşarak insanın hayatına sızmış gibidir.

‘Hepsinin aynı noktada birleştiğini görüyorum’

Yıllardır Rojhilat Kürdistan’da aktivistlere yönelik farklı tutuklama dalgalarından kaynaklanan davalarla ilgilendiğini belirten M.R., gözlemlerini şu ifadelerde anlattı:

“Dışarıdan bakıldığında vakalar birbirinden farklı gibi görünüyor, ama müvekkillerim konuşmaya başladığında hepsinin aynı noktada birleştiğini görüyorum: uzun sessizlikler, ağır duraksamalar ve sanki hala başka bir yerde takılı kalmış bakışlar… Aynı hücrelerdeymiş gibi bir hal. Bazıları doğrudan konuşamıyor, cümlelerini tamamlamadan bırakıyor; sanki konuşmanın güvenli olup olmadığından emin değiller. Bazıları ise basit bir güvensizlikten değil, bedenlerine yerleşmiş ve gitmemiş bir korku nedeniyle gözlerime bile bakamıyor. Bu hikayeleri her dinlediğimde şunu düşünüyorum: Hapishane birçok insan için bir son değil. Sadece şekil değiştiriyor; duvarların dışına çıkıp zihne ve günlük hayata yerleşiyor ve orada kalmaya devam ediyor.

‘Geride kalan ağır sessizlik’

Bu vakalar arasında özgürlükle hiç sonuçlanmayanlar da oldu. Gözaltından doğrudan ceza infazına giden ve bir daha geri dönmeyen müvekkillerim vardı. Bu tür dosyalarda mesele yalnızca bir insanın kaybı değil, geride kalan ağır sessizliktir. Ailelerin gözyaşları ve bekleyişiyle büyüyen, sistemin bile çoğu zaman adını koyamadığı bir sessizlik… Müvekkillerimden biri, yirmili yaşlarının başında genç bir erkekti. Tutuklandığı anı anlatırken her şeyin sokakta yakalandığı o anda başladığını söylüyordu. Gözleri bağlandığında dünya onun için tamamen durmuştu. Hiçbir ses ayırt edilemiyor, hiçbir yön, hiçbir yol kalmıyordu. Sadece itilip kakıldığını hatırlıyordu. Adının artık söylenmediğini, sanki tamamen silinmiş gibi tekrar edilmediğini… O an itibarıyla bir insan değil, kimliği olmayan bir şeye dönüşmüş gibi hissettiğini anlatıyordu.

‘Geri dönersem aynı kişi olmayacağım’

Nakil onun için uzun sürdü ama zihninde sabit bir zaman yoktu; sadece gözlerinin bağlı olduğu karanlık, metal kapıların sesi ve hızlı nefes alışverişi kalmıştı. Gözaltı merkezine vardığında ve koridorda bekletildiğinde hiçbir şey ayırt edemediğini söylüyordu; ne soğuk ne sıcak, ne de yön… Sadece tam bir bilinçsizlik hali vardı ve bunun en ağır tarafının bu olduğunu, çünkü zihnin içeriden kendini yemeye başladığını ifade ediyordu. Orada bana şöyle demişti: ‘Geri dönersem aynı kişi olmayacağım.’ Bunu bir duygu ifadesiyle değil, soğuk bir kesinlikle söylemişti; sanki o andan itibaren kendi yasını tutuyordu. Bir avukat olarak bu tür gözaltıların çoğunda şunu hissediyorum: Amaç yalnızca kişiyi fiziksel olarak yakalamak değil, aynı zamanda onun dünya üzerindeki kontrol duygusunu da kırmak. Bir insanın hala insan hissettiği o noktayı parçalamak…”

‘Orada uyumak bir suçtu’

M.R., aylar boyunca gözaltında tutulan başka bir müvekkilinin anlatımlarını ise şu sözlerle dile getirdi:

“Konuşmaya başlamadan önce sadece güldü; kısa, sessiz bir kahkaha… Bu, bir duygudan çok fiziksel bir tepkiye benziyordu. Sonra gecelerin hep geldiğini ve ne zaman biteceğinin asla belli olmadığını söyledi. Vücudunun artık ayakta duramadığını, ama saatlerce aynı pozisyonda kalmak zorunda bırakıldığını anlattı; çünkü düşerse onu tekrar kaldırıp devam edeceklerini biliyordu. ‘Bazen düşsem belki her şey biter diye düşünürdüm, ama bitmesine izin vermezlerdi. Seni hayatta kalman için değil, acı çekmen ve kırılman için tutarlardı.’ Sonra durdu ve benim için kalıcı bir imgeye dönüşen şu cümleyi söyledi: ‘Orada uyumak bir suçtu. Çünkü bana işkence ediyorlardı ve bazen günlerce yapacak hiçbir şey bırakmıyorlardı; belirsizliğin içinde tutuluyordum.’ Bu tür durumlarda görünen şey şudur: Amaç yalnızca itiraf almak değil, kişiyi yavaş yavaş öyle bir noktaya sürüklemektir ki, baskının bitmesi için her şeyi kabul etsin; hatta gerçekte hiç doğru olmayan şeyleri bile.”

‘Tehditler çoğu zaman fiziksel travmadan bile daha kalıcıdır’

Bir danışanının işkence altında annesi ile tehdit edildiğini kaydeden M.R., “Sorgulamalar sırasında, işbirliği yapmazsa annesini de getireceklerini söylediklerini anlattı. Bu tehdidin gerçek olup olmadığını bilmiyordu ama bu cümle zihnine kazınmaya yetmişti. O andan itibaren, o görüntünün aklında kalmaması için kendisine sorulan her soruya cevap verdiğini ve önüne konan her belgeyi imzaladığını söyledi. Ardından sessizce şunu ekledi: ‘İşkencenin her zaman acı olmadığını, bazen sadece bir ceza olduğunu o anda anladım.’ Bir avukat olarak bakış açım şunu gösteriyor: Bu tür tehditler çoğu zaman fiziksel travmadan bile daha kalıcıdır, çünkü doğrudan aileyi, yani insanın en savunmasız noktasını hedef alır ve iradeyi içeriden kırar” dedi.

‘Zaman algısını yitirdi’

Üç ay boyunca hücre hapsinde kalan başka bir müvekkilinin yaşadıklarına dikkat çeken M.R., “Müvekkilim, asıl sorunun başlangıçtaki acı ya da korku değil, zaman algısının tamamen yok olması olduğunu anlattı. Hiçbir şeyin değişmediğini; duvarların, ışığın ve sesin aynı kaldığını ve bu sonsuz tekrarın zihnini dağıttığını söyledi. ‘Uyanık mıydım yoksa uyuyor muydum bilmiyordum. Bazen günler geçti sanıyordum ama aslında haftalar geçmiş oluyordu. Tahliyemden sonra bile şiddetli uykusuzluk yaşadım ve geceleri sessiz olduğunda vücudum hala oradaymış gibi titremeye başlıyor’ dedi. Hücre hapsi yalnızca fiziksel bir izolasyon değil, zaman algısının tamamen ortadan kaldırılmasıdır; zaman silindiğinde ise zihin, hayatta kalabilmek için kırık bir gerçeklik üretmek zorunda kalır” diye belirtti.

‘Hijyen yoksunluğu işkence aracı oldu’

Danışanlarının neredeyse tamamının benzer kötü hijyen koşullarını anlattığını kaydeden M.R., sözlerini şöyle sürdürdü:

“Danışanlarımın neredeyse tamamı benzer kötü hijyen koşullarını anlatıyor. Bir hastam, koğuşun aşırı kalabalık ve ağır kokulu olduğunu, nefes alacak alan kalmadığını ve havanın sürekli hastalık yayar gibi ağırlaştığını söyledi. Kimsenin buna müdahale etmediğini de ekledi. Bir diğeri, insanların bedenleri üzerinde hiçbir kontrol hissi kalmadığını ve kokunun her şeye sindiğini anlattı. Başka bir müvekkilim ise suyun bile tuhaf bir kokusu olduğunu ve sürekli ağrılara yol açtığını söyledi.

Bu anlatıları bir araya getirdiğimde, hastalığın yapının bir parçası haline geldiği tek bir tablo ortaya çıkıyor. Bana göre bu düzeydeki hijyen yoksunluğu, sessiz bir baskı aracına dönüşmüş durumda; bedeni yavaşça ve sürekli biçimde yıpratan bir mekanizma.

Diş ağrısı çeken başka bir hastam, tedavi için uzun süre beklediğini, müdahale geldiğinde ise enfeksiyonun yüzüne ve diş etlerine yayıldığını anlattı. Bir başka müvekkilimin şu sözlerini ise unutamıyorum: ‘Hapishane sadece acı üretmiyor, aynı zamanda insana değersizlik duygusu veriyor; bu duygu tahliyeden sonra bile sürüyor.’

‘İnsan kimliğinin sınırlarının çözüldüğünü gösteren işaretler’

Tek başına hücrede kalanların çoğunda ortak bir nokta var: biri duvarlarla konuştuğunu, biri hala insan olup olmadığını bilmediğini, bir diğeri ise çocukluk cezalarını yeniden yaşadığını söylüyor. Bunlar, insan kimliğinin sınırlarının çözüldüğünü gösteren işaretler. Müvekkillerimin çoğunda serbest bırakıldıktan sonra bile hiçbir şeyin bitmediğini görüyorum. Kapı sesi bedeni kilitliyor, telefon çalması kaygı yaratıyor, uyku bölünüyor, kalabalık dayanılmaz hale geliyor ve sürekli yeniden gözaltına alınma beklentisi oluşuyor. Bir müvekkilim bunu şöyle özetledi: ‘Serbest bırakıldım ama bedenim hala orada işkence görüyor.’

‘Gerçek bir korku ağı’

Benim açımdan bu durumlarda özgürlük, psikolojik değil yalnızca hukuki bir durumdur; beden serbest kalır ama zihin aynı yapının içinde kalmaya devam eder. Neredeyse hiçbir vaka ailesiz değil. Tehditler, çağrılar ve susturma girişimleri sürecin sürekli bir parçası. Bir müvekkilim, konuşursa kız kardeşinin tutuklanacağı söylendiğini ve sonrasında sessizliğin daha da ağırlaştığını anlattı.

Bu noktada hapishane, bireyin ötesine geçerek bir korku ağına dönüşür. Bazı ailelerde ise bu korku, kaybın kendisine dönüşür: idam süreçlerinde sevdiklerini yitiren ve duruşmalarda yalnızca boş koltuklarla karşılaşan insanlar… Zamanın ‘son gün’de donduğunu hisseden anneler, her dosya açıldığında aynı kararı yeniden duyuyormuş gibi olan babalar. Bu aileler artık yalnızca hak arayan kişiler değil, sürekli bir kayıp hali içinde, beklemek ile sahip olamamak arasında sıkışmış bir yaşam sürüyorlar.”

‘Avukatlar etkili inceleme yapamıyor’

Anlatıları hukuki açıdan özetleyen M.R., “Karmaşık ve çok katmanlı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. İran İslam Cumhuriyeti gibi birçok otoriter ve tekelci sistemde, siyasi davalara erişim ciddi kısıtlamalarla karşı karşıyadır; öyle ki avukatlar davaların tam, bağımsız ve etkili bir incelemesini yapamıyorlar. Bu durum, adil yargılama ilkesini baltalıyor ve savunma hakkını yasal bir mekanizmadan sınırlı ve kontrollü bir meseleye indirgiyor; bu durumu siyasi müvekkillerimin davalarındaki deneyimlerimde defalarca pişmanlıkla karşıladım” diye belirtti.

‘Hapis direniş biçimine dönüşüyor’

Uluslararası düzeydeki tepkilerin sınırlı ve bağlayıcı olmayan önlemlerle sınırlı kaldığına dikkat çeken M.R., sözlerinin sonunda şu hususlara vurgu yaptı:

“Yapısal değişikliklere yol açmayan ve daha çok sembolik düzeyde veya dolaylı baskılar şeklinde görünen önlemler. Bu durumun sonucu, insan acısının durdurulmadığı, aksine yeniden üretildiği bir döngünün devam etmesidir. Ancak, bu katı ve kısıtlayıcı yapının kalbinde, ‘direniş hayattır’ diye adlandırılan bir gerçeklik de vardır. Meslektaşlarımın müvekkilleri arasında en ağır işkence biçimlerine maruz kalmış, ancak pes etmemiş, serbest bırakıldıktan sonra tekrar tutuklanmış, ancak protesto ve direniş yolundan vazgeçmemiş insanlar olmuştur. Hapishane içinde bile, birçok siyasi mahkum, hapis alanını bir susturma yerinden direniş, dayanışma ve bilincin yeniden üretilmesi alanına dönüştürmeyi başarmıştır. Bu deneyimlerde, hapishane sadece bir pasiflik yeri değil, daha ziyade bir tür ‘eylem alanı’dır; burada kolektif irade canlı kalır.

Tüm bu anlatıları bir araya getirdiğimizde, hapishanenin sadece duvarlar ve hücrelerden ibaret olmadığı, tam bir döngü olduğu ortaya çıkıyor; gözaltı, zamanın durması, fiziksel baskı, psikolojik çöküş, sağlık bozulması ve tahliyeden sonra bile devam eden korku döngüsü. Bazı durumlarda bu döngü özgürlükle değil, ölüm cezasıyla sona eriyor. Ancak daha derin bir düzeyde, sistematik olarak acının üretildiği ve yeniden üretildiği, gözaltı, aile, mahkeme ve insanlığın geleceğinin birbirine bağlı bir zincirde yer aldığı bir yapıyla karşı karşıyayız. Bununla birlikte, bu döngünün kalbinde, insan direnişi adı verilen bir kırılma noktası da oluşuyor.

‘Direniş hücrelerde devam ediyor’

Bu direniş sadece sokakta veya hapishane dışında değil, hücrelerin içinde de devam ediyor ve bazen dayanışma, farkındalık ve ahlaki istikrar şeklinde kendini gösteriyor. En acı gerçek şu ki, böyle bir yapıda hiçbir nokta tamamen ‘son’ olarak kabul edilmiyor; ne özgürlük, ne ceza, ne de ölüm. Ancak bu ağır gerçekliğin yanında, insanın en kısıtlı koşullarda bile direnme olasılığını kaybetmediği ve bu direnişin bu döngüye sadece acı çekme anlamını vermekle kalmayıp, aynı zamanda onu yok olma ve hayatta kalma arasında sürekli bir mücadele sahnesine dönüştürdüğü gerçeği de vardır.”