Savaşın görünmeyen yüzü: Enflasyonla derinleşen toplumsal yıkım

Savaşın maliyeti cephede değil, günlük yaşamda hissediliyor. Yükselen enflasyon, eriyen ücretler ve belirsizleşen gelecek, halkı karar süreçlerinin dışında bırakırken savaşın bedelini topluma yüklüyor.

ŞİLAN SEQİZÎ

Haber Merkezi – ABD ve İsrail’in İran’a yönelik mevcut savaşında “yalnızca askeri hedefler” söylemi, aslında bu sürecin en büyük mağduru olan halkı görünmez kılma çabasıdır. Politik ekonomi açısından bakıldığında savaş, cephe hatları veya askeri hedeflerle sınırlı kalmaz; aksine sürekli bir dalga gibi toplumsal yaşamın tüm alanlarını etkiler.

Bu söylemde gizlenen gerçek ise savaşın asıl maliyetinin askeri üslerde değil, daha da boşalan sofralarda, değersizleşen ücretlerde ve kapanan geleceklerde birikmesidir. İran gibi bir yapıda bu maliyetler sistematik biçimde toplumun en alt kesimlerine aktarılırken, gücün bazı odakları kaynaklara eşitsiz erişim sayesinde kendini yeniden üretme imkânını korur.

Bu nedenle savaş yalnızca yıkım yaratmaz; aynı zamanda bir “acı transferi”ni örgütler. Bu transferde toplum, savaşın bedelini ödeyen ana alan haline gelir.

Yıpranan toplum: ‘Zorunlu katlanma’ koşullarında yaşamak

Bu savaşın ortasında temel bir yer değiştirme yaşanıyor: Kaynakların, karar alma süreçlerinin ve gücün giderek daha fazla askeri-güvenlik kurumlarının elinde toplanması; buna karşılık toplumsal düzeyde acının yayılması ve derinleşmesi. Bu süreç, “savaş ekonomisinin” iç mantığının bir parçasıdır.

Bu koşullarda, İran Devrim Muhafızları gibi kurumlar yalnızca güvenlik aktörleri değil, aynı zamanda ekonomik açıdan kilit aktörlere dönüşüyor. Petrol gibi stratejik kaynaklara erişimde üstün konum elde eden bu yapılar güçlerini pekiştirirken, kamu hizmetlerinden sorumlu devlet de güvenlik aktörleriyle aynı çizgiye geliyor. Bu yer değişiminin günlük yaşama yansıması ise eğitim ve sağlık bütçelerinde daralma, kamu hizmetlerinin aşınması ve yaşam maliyetlerinin artması olarak ortaya çıkıyor. Başka bir ifadeyle, güç yukarıda yoğunlaştıkça aşağıdaki baskı daha geniş ve derin hale geliyor.

Ani bir çöküşten ziyade yaşanan şey, bir tür “zorunlu katlanma” halidir. Bu durumda toplum ne tamamen kırılır ne de iyileşir; aksine yavaş yavaş yıpranır. Kronik enflasyon, paranın değer kaybı, iş güvencesizliği ve geleceğe dair ufukların daralması, insanların yaşam deneyiminde derin bir dönüşüme işaret eder.

Bu ortamda savaş, bir “acı hızlandırıcısına” dönüşür. Aileler yalnızca artan fiyatlarla değil, aynı zamanda geleceğe dair korku, zorunlu göç, güvenin zayıflaması ve toplumsal dayanışmanın azalması gibi psikolojik ve sosyal istikrarsızlıklarla da karşı karşıya kalır. Bu anlamda toplum artık bir “ekonomik tampon” değil, giderek aşınan bir alana dönüşür; hayatta kalmak, her gün daha zorlaşan koşullara sürekli uyum sağlamak anlamına gelir.

Bu savaş, önceki çatışmaların devamı olarak ele alındığında daha net bir tablo ortaya çıkar: Yaşanan, birikimli bir yıkım sürecidir. Her savaş altyapının, sermayenin ve toplumsal güvenin bir katmanını ortadan kaldırır; sonraki savaşlar ise bu yıkıntılar üzerinde şekillenir.

Halk açısından bu durum, “kalıcı kriz” içinde yaşamak anlamına gelir. Gerçek bir yeniden inşa fırsatı doğmadan yeni bir kırılma ortaya çıkar. Savaş sona erse bile borçlar, enflasyon ve kurumsal tahribat gündelik yaşamı etkilemeye devam eder. Böylece savaş yalnızca bugünü değil, geleceği de tüketir; birçok yurttaş için gelecek, giderek belirsiz ve uzak bir ufka dönüşür.

Çok katmanlı yıkım: Altyapıdan geçime uzanan kriz

Savaşın yarattığı yıkım, doğrudan insanların gündelik yaşamına sızar. Kentsel altyapının zarar görmesi, ulaşımın aksaması, işletmelerin kapanması ve temel hizmetlere erişimin azalması, yaşam kalitesinin hızla düşmesine yol açar.

Bu süreçte bir kısır döngü oluşur: Altyapının tahrip edilmesi ekonomik faaliyetlerin azalmasına, bunun sonucunda devlet gelirlerinin düşmesine ve kamu hizmetlerinin daha da zayıflamasına neden olur. Bu da toplumsal baskıyı artırır. Böylece her patlama ya da askeri saldırı, sonunda yeniden halkın yaşamına dönen bir sonuçlar zincirini harekete geçirir.

Yüzeysel bakışta petrol gelirleri, kayıpları telafi etmenin bir yolu olarak sunulur. Ancak gerçekte petrol ekonomisinin yapısı, bu gelirlerin büyük bölümünün halkın yaşam koşullarını iyileştirmesine engel olur. Yaptırım maliyetleri, aracı ağlar, yolsuzluk ve güvenlik öncelikleri nedeniyle bu gelirlerin yalnızca küçük bir kısmı sosyal alanlara aktarılır. Sonuçta ülke doğal kaynaklar açısından zengin olsa bile, toplum temel hizmetler için kaynak yetersizliği yaşamaya devam eder.

Kaynak bolluğu ile toplumsal yoksulluğun bir arada bulunması, savaş koşullarındaki rant ekonomisinin en belirgin göstergelerinden biridir. Savaşın sürmesi maliyetlerin katlanarak artması anlamına gelir; ancak daha önemlisi bu maliyetlerin geleceğe devredilmesidir. Altyapının yeniden inşası, zararların telafisi ve savaşın finansmanı, gelecekten alınan kaynaklarla karşılanır.

Halk açısından bu durum, yalnızca bugünü zayıflayan değil, geleceği de ipotek altına alınmış bir ekonomi içinde yaşamak demektir. Gelecek kuşaklar, borçlar, enflasyon ve azalan kalkınma olanakları biçiminde kendilerine devredilen bir savaşın bedelini ödemek zorunda kalacaktır.

Enflasyon: Savaşın gündelik hayattaki görünmez yüzü

Savaşın halk üzerindeki en somut ve hissedilir etkilerinden biri enflasyondur. Günlük yaşamda doğrudan hissedilen bu olgu, resmi vergilerin aksine sessiz ve yaygın biçimde işler; satın alma gücünü düşürür, tasarrufları değersizleştirir ve eşitsizliği derinleştirir.

Bu süreçte halk, karar mekanizmalarında yer almadan savaşın maliyetini fiilen üstlenen başlıca aktöre dönüşür. Savaşın toplumsal bir meseleye dönüşmesi de tam bu noktada ortaya çıkar: Karar verenlerle bedel ödeyenler arasındaki uçurum giderek büyür.

Karar alma yapısının parçalı ve şeffaflıktan uzak olduğu koşullarda ekonomi politikası klasik anlamını yitirir. Kararlar bütünlüklü bir programdan çok farklı kurumlar arasındaki rekabet ve etkileşim sonucunda şekillenir. Bu durum, halk açısından öngörülemez bir ekonomik deneyim anlamına gelir: Ani politika değişiklikleri, dalgalı fiyatlar ve planlanamayan bir gelecek.

Bu koşullarda toplum ile iktidar yapısı arasındaki mesafe daha da derinleşir ve bu mesafe savaşın en önemli sonuçlarından birine dönüşür. Ortaya çıkan tablo, toplumdan giderek kopan bir ekonomiyi gösterir: Yüksek enflasyon, sınırlı yatırım, zayıflayan kamu hizmetleri ve artan eşitsizlik. Ancak ekonomik göstergelerden daha belirleyici olan, insanların gündelik yaşam deneyimidir.

Bu çerçevede temel soru artık krizin bitip bitmeyeceği değil, toplumun bu duruma ne kadar dayanabileceğidir. Çünkü bugün yaşanan, halkın eşitsiz bir düzenin başlıca kaybedenlerine dönüştüğü koşulların sürekli yeniden üretilmesidir.