Nefret söyleminin gölgesinde Romanlar: Soykırımdan dışlanmaya uzanan tarih (3)

Nefret söyleminin ötekileştirilen toplumların “görünmezliğini” artırdığını belirten Psikolog Fatoş Kaytan, “Bu durum öteki olarak adlandırılan grupların kamusal alandan çekilmesine ve demokratik katılımdan uzaklaşmasına neden oluyor” dedi. 

Psikolog Fatoş Kaytan: Ötekileştirme, bireyleri kamusal ve demokratik alanın dışına itiyor

REVŞAN SAĞLAM

Haber Merkezi - Derinleşen ayrımcılık ve ötekileştirme politikaları bireylerin ve toplumların yaşamları üzerinde önemli etkiler yaratıyor. Toplumda yaygınlaşan nefret söylemi dijital platformlar aracılığıyla daha yaygın ve önü alınamayacak boyutlara ulaşırken, bu tarz söylemlerin engellenmesi ve önüne geçilmesi için herhangi bir caydırıcı sistem de oluşturulmuyor.  

Aynı zamanda ötekileştirilen bir toplumun da mensubu olan Psikolog Fatoş Kaytan, nefret söyleminin toplumlara yansımasını değerlendirdi. 

‘Nefret söylemi nefret saldırılarına dönüyor’ 

Nefret söyleminin sadece söylemde kalmadığını devam eden bir durum sonucunda toplumsal ilişkilere kadar inebileceğine dikkat çeken Fatoş Kaytan, “Genel olarak nefret söylemi, bir grubu etnik kimliği veya yaşam tarzı üzerinden işaretleyerek, grup hakkındaki önyargıların pekişmesine ve grubun kötülenmesine yol açan söz dizisidir. Nefret söyleminin en büyük özelliği sadece söz olarak kalmayıp zamanla davranışlara, politikalara dönüşmesi ve toplumsal ilişkilere kadar inmesidir. Nefret söylemlerinin artmasından sonra, bunları nefret saldırıları olarak da görebiliyoruz. Bu süreç sadece tek bir gruba değil bütün gruplara karşı düzenli ve sistematik bir başlangıç oluyor. İlk başta hakların kısıtlanmasına neden oluyor; eğitim, sağlık, istihdam gibi alanlarda ayrımcılık artıyor ve hedef grup o alanlardan sistematik olarak uzaklaştırılıyor. Birey kimliği nedeniyle işe alınmayabiliyor, okulda dışlanabiliyor; bunun nedeni bireyin kimliğine atfedilen özelliklere yönelik nefret söylemleri. Toplumsal öğrenme sürecinde kötü önyargılar nesilden nesile aktarılmasına neden oluyor” dedi.  

Ayrıca iyi niyetle yapılan ve olumlu görünen genellemelerin de ayrımcılığa yol açabileceğini vurgulayarak; “ ‘Ben kötü bir şey söylemiyorum, bu iyi’ demek ayrımcılık başlangıcı olabiliyor. ‘Öteki’ olarak adlandırılan grupların kamusal alandan çekilmesine, demokratik katılımdan uzaklaşmasına neden olur. Buna kimlik sansürleme diyebiliriz. Bireyler kimliklerini saklamaya, görüşlerini ifade etmekten çekinmeye başlamaktadır. Bu durum demokratikleşmenin önünde engel olur. Nefret söylemi şiddetin normalleşmesi için zemin oluşturarak toplu nefret saldırılarını da meşrulaştırmaktadır. Dolayısıyla psikolojik şiddeti de meşrulaştırıyor. ‘Zaten o grup bunu hak ediyor’ algısı oluşturularak yine kurumsal alanda da ayrımcılık güçlendiriliyor” ifadelerini kullandı. 

‘Bu sistemde kadın çok katmanlı ayrımcılığa uğruyor’ 

 

Azınlık bir toplumda kadın veya çocuk olmanın katmanlı ayrımcılığa (Çoklu ayrımcılık) maruz kaldığını ifade eden Fatoş Kaytan, “Birey hem roman hem kadınsa bu toplumda iki defa ayrımcılığa uğramaktadır” dedi. Fatoş Kaytan devamında şu ifadelere yer verdi. “Ayrımcılığın en başından ele alacak olursak. Her şeyin çocukluk döneminde başladığını söyleyebilirim. Bir kadın ya da çocuk genelde çoklu ayrımcılık riski altında olan gruplar olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Roman kadınlar, kadın olduğu için ayrı, roman olduğu için ayrı bir ayrımcılık görüyor. Ya da birey engelli Roman kadın olduğunda üç farklı grup şeklinde etkiler katlanmaktadır. 

Aktarılan travma nesiller boyu sürüyor 

 

Örneğin sosyal medyada Roman kadınlarla ilgili aşağılayıcı, şiddet içeren yorumlar görmek kişinin toplum içindeki güvenini azaltır; kendini rahat hissetmemeye, toplumun bir parçası olamamasına neden olur. Kimliğe yüklenen nefret söylemleri bireyde özsaygıyı ve özdeğeri düşürerek yine bireyde; depresyon, umutsuzluk, düşük motivasyona sebep olabiliyor. Dolayısıyla güvenlik kaygısı artmaktadır. Birey kamusal alanlarda ‘Güvende miyim?’ diye düşünmeye başlar. Bu tedirginlik kişileri toplumdan geri çekilmeye de iter. Sessizleşme ve geri çekilme sık rastlanan sonuçlardır. Bu etkiler sadece bireysel olmuyor. Bu etkiler aktarılan travmaya dönüşebiliyor. Aktarılan travma denilen şey nesiller boyunca aktarılabiliyor. Bu travmalar kişinin hayatındaki karakterine ve kişinin kendi güvenlik algısına etki edebilecek bir durumdur. O nedenle bu durumun bireysel bir etkiden ziyade toplumsal bir etkiye sahip olduğu söylenebilir.”

‘Ayrımcılık çocuklara öğretiliyor’ 

 

Çocuklar bağlamında nefret söylemini değerlendiren Fatoş Kaytan, ayrımcılığın, nefret söyleminin çocuklara öğretildiğini söyledi. Fatoş Kaytan, “Çocuk doğduğunda ayrımcılığı bilmez; ayrımcılık öğretiliyor. Bir çocuk doğar doğmaz Roman nedir bilmiyor ya da başka bir nesneyi de bilemez bunun öğretilmesi gerekmektedir. O yüzden nefret söyleminin öğretilen bir şey olduğunu söyleyebilirim. Eğer çevreden nefret söylemi aktarılırsa çocuk bunu öğrenir. Daha sonra kimliğinden dolayı ayrımcılığa maruz kalır. Ayrımcılığa maruz kaldığını da belki anlamayacak ama sonradan bu durum çocukta, kimlik gelişim evresinde içselleştirme yaşatabilir ve ‘ben değersizim’ algısı oluşabilir. Bununla beraber çocukta akademik başarı düşer, akran zorbalığına açık hale gelir, sosyal geri çekilme başlar; ileri yaşlarda kimliğini saklama eğilimi (kimlik gizleme) gelişebilir. Uzun vadede ise düşük özgüven, travma, toplumsal güvensizliğin oluşmasına sebep olabilir. Uzun vadede maruz kalınan travmanın iyileşme durumu ise uzun süreli terapi gerektirebilir. Özetle: nefret söylemi öğretilebilir ve aktarılabilir; ebeveynlerin, öğretmenlerin ve yetişkinlerin çocukların yanında bu tür söylemleri tekrarlamaması gerekmektedir. Yani bizler öğretmezsek çocuk nefret söyleminin ne olduğunu bilmeyecek ve dolayısıyla bunu yaşamayacak” şeklinde konuştu. 

‘Medya nefret söylemini yeniden üretiyor’ 

Nefret söyleminin medyada yeniden üretilmesi ve yaygınlaştırılmasının sebebinin cezasızlık politikası olduğunu dile getiren Fatoş Kaytan, “Medya her şeyin çok hızlı yayıldığı ve her şeyin çok hızlı görünür olduğu bir platform. Avantajları olduğu gibi büyük dezavantajları da var. Dijital iletişim araçları çok hızlı yayılmayı sağlıyor; dolayısıyla bilgi kirliliği ve dezenformasyon çok yaygın hale geliyor. Normal yaşamda insanların belki asla konuşamayacakları durumları konuşmasına ve bunları yaygınlaştırmasına da neden oluyor. Bu platformlar da bireyler anonim hesaplarla nefret söylemini yayıyorlar. Dijital platformların bir başka dezavantajı ise algoritmalardır. Algoritmalar öfkeyi körükleyen içerikleri tekrar tekrar gösteriyor. İçerikler yeterince denetlenmediği için nefret söylemleri hızla yayılıyor ve normalleşiyor. Dijital platformlarda bir yorum başlayınca diğerleri cesaret alıp zincirleme nefret üretiyor.  Bu anlamda denetim ve şikayet mekanizmalarının etkin çalışması gerekiyor; fakat mevcutta bunun yeterince işlemediğini görüyoruz. Örnek olarak, sosyal medyada kendini psikolog olarak tanıtan bir kişinin Romanlarla ilgili videosu ve altındaki nefret dolu yorumlara bakmıştım ve bu yorumlar, bu tür içerikler insanlara cesaret veriyor. Diğer yandan sosyal medya karşı söylem üretmek, dayanışma kurmak için de eşsiz bir imkan sunuyor; hak savunuculuğu için de işe yarıyor. Ancak ideal olan bunlara gerek kalmaması, nefret söylemlerinin otomatik olarak denetlenip kaldırılmasıdır” ifadelerine yer verdi.

‘Romanların yaşam alanlarının sorunları onların etnik kimliğine atfediliyor’ 

Romanların Türkiye'de ve dünyada uzun süre ayrımcılığa ve ötekileştirilmeye maruz kalan bir grup olduğunu ve bundan kaynaklı kendilerine bir güvenlik duvarı oluşturduklarını belirten Fatoş Kaytan, “Ayrımcılığı eğitimde, barınmada, sağlıkta ve istihdamda çok açık görebiliyoruz. Kendi deneyimlerim ve çalışma tecrübelerim (Roman Hafıza Çalışmaları Derneği) üzerinden konuşuyorum. Ayrımcılığın altında tarihsel önyargılar ve stereotipler var: Romanları suçla ilişkilendirme, kriminalize etme; sınıfsal eşitsizlikler etnik kimliğe yüklendiği için Romanların yaşam alanlarının sorunları onların etnik kimliğine atfediliyor. Buna örnek olarak Romanlar genellikle ‘eğlence’ ile bağdaştırılıyor, hırsızlıkla ilişkilendiriliyor. YouTube vb. platformlarda ‘en tehlikeli mahallelere girdik’ tarzı videolar Roman mahallelerini hedef alıyor.  O mahallenin girilmez olmasının tek sebebi var; Romanlar savunma mekanizması nedeni ile bir arada olması ve dışarıdan gelen bir kişinin sürekli Romanları küçümsemesi nedeni ile kimse o mahallelere giremiyor. Çünkü dışarıdan gelen bir kişi için bizler sadece ziyaret edilebilecek ve izlenebilecek bir kesim olarak görülüyoruz. Mahalleye girmek demek özel alanın ihlal edilmesi anlamına geliyor. Çocukların yüzlerinin paylaşılması ve onay süreçleri çoğu zaman göz ardı ediliyor. Bu içerikler, Romanları izlenip eğlence malzemesi haline getiren bir yaklaşımı besliyor. Ayrıca temas eksikliği var bu anlamda Roman mahalleleri görünmez bırakılmaktadır” ifadelerini kullandı. 

‘Denetim mekanizması olmalı’ 

Bir Roman olan Fatoş Kaytan bireysel olarak uğradığı ayrımcı yaklaşımlardan da yola çıkarak ayrımcı ve ötekileştirici yaklaşımlar karşında hak arayışında bulunamadığını ifade etti. Denetim organizmalarının sağlanmasının önemine işaret eden Fatoş Kaytan, “Ailemin yaşadığı mahalle nedeniyle insanların önyargıları ve nefret söylemleriyle karşılaştım. Nefret söylemlerinin şiddete dönüşebileceğini Selendi örneğiyle gördük. Romanlar en çok nefret söylemine maruz kalan gruplardan biri ve cezasızlık sürdüğü sürece bu söylemler devam edecek. Bu tarz tutumların engellemesi ve en kısa sürede en büyük isteğimiz cezasızlığın kaldırılması; nefret söylemlerinin cezasının olması ve sosyal medyanın denetlenmesi gerektiği” dedi. 

BİTTİ.