Libya’da kadınlar katledildikten sonra da hedefte
Libya’da katledilen kadınların özel yaşamları ve ilişkileri, cinayet soruşturmalarının önüne geçiyor. Dijital medyada yayılan iddia ve suçlamalar, kadınları ölümden sonra da toplumsal yargılamanın hedefi haline getiriyor.
AZİZA HÜSEYİN
Libya - Libya’da kadın katliamları artarak devam ederken, kadınların öldürülmesiyle birlikte yeni bir şiddet biçimi daha ortaya çıkıyor. Kadınların katledilmesinin ardından dijital medyada özel yaşamlarına, fotoğraflarına ve ilişkilerine dair paylaşımlar yapılıyor; doğrulanmamış iddialar ve suçlamalarla itibarları hedef alınıyor. Böylece faillerin ve cinayetin soruşturulması yerine öldürülen kadınlar, ölümden sonra bir kez daha toplumsal yargılamanın hedefi haline geliyor.
Bingazi’de Temmuz 2026’da Libya Kızılayı gönüllüsü ve izcilik aktivisti Fatma et-Tebavi’nin katledilmesi de bu tabloyu ortaya koyuyor. Kayıp ihbarının ardından iki gün sonra bir dairede cenazesi bulunan Fatma et Tebavi’nin ölümüne ilişkin soruşturma sürerken, dijital medyada soruşturmanın sonuçları beklenmeden özel yaşamı ve itibarı üzerinden çok sayıda paylaşım yapıldı.
Benzer bir durum, Kasım 2025’te Sarac bölgesinde silahlı kişiler tarafından katledilen içerik üreticisi Hansa el-Mücahid vakasında da yaşandı. Her iki olayda da cinayetlerin nedenleri ve faillerine ilişkin soruşturmalar sürerken, tartışmaların bir bölümünün kadınların yaşamlarına ve davranışlarına yönelmesi, öldürülen kadınların nasıl bir toplumsal yargılamaya maruz bırakıldığını ortaya koydu.
İki katliam, yaşanan suçun ötesine geçen bir sorunu ortaya koyuyor: Bir kadın katledildiğinde, onun dijital ve özel yaşamı yorumlama ve teşhir malzemesine dönüşebiliyor. Böylece tartışmanın odağı, gerçeğin ortaya çıkarılması ve adalet hakkı yerine kadının görüntüsü ve davranışlarına kayıyor. Oysa kadına saygı ölümüyle sona ermez; ölüm, onun onurunu koruma hakkını ortadan kaldırmadığı gibi toplumun itibarını ve hatırasını koruma sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz.
Kadınlar katledildikten sonra da ‘suçlanıyor’
Gazeteci Selma Mesud, kadınların katledilmesiyle birlikte ortaya çıkan en tehlikeli olgulardan birinin, toplumun suçun araştırılmasından mağdurun yargılanmasına geçmesi olduğunu belirtiyor. Selma Mesud, deliller, failin kimliği ve daha önceki risk göstergelerine odaklanmak yerine soruların kadının özel yaşamına, ilişkilerine, yaşam biçimine ve dijital medya paylaşımlarına yöneltilebildiğini söylüyor.
Bu durumu “ideal mağdur” anlayışıyla ilişkilendiren Selma Mesud, kadının toplumsal ölçütlere uygun görülen bir imaja sahip olması halinde sempatiye layık görülebildiğini, buna karşılık bu imajla uyuşmayan herhangi bir bilgi veya söylentinin kadını itibarsızlaştırmak için gerekçeye dönüştürülebildiğini ifade ediyor.
Kadının davranışları veya tercihleri konusunda farklı düşünmenin kimseye ona saldırma hakkı vermediğini vurgulayan Selma Mesud, adaletin toplumsal normlara uyum karşılığında verilen bir ödül değil, kişinin davranışlarından bağımsız temel bir hak olduğunu belirtiyor.
Ölümün ardından gerçekleştirilen teşhirin, bazı kadınların yaşamları boyunca maruz kaldığı toplumsal denetimin devamı niteliğinde olabileceğini dile getiren Selma Mesud, bunun ölümden sonra farklı bir boyut kazandığını söylüyor. Çünkü kadın artık kendisini savunamıyor veya hakkında ortaya atılan iddialara yanıt veremiyor.
Libya bağlamında bazı toplumsal ve hukuki söylemlerde “şeref” kavramının öne çıktığına dikkat çeken Selma Mesud, bu kavramın kadınların katledilmesine ilişkin davalara yaklaşım üzerindeki etkisinin tartışılması gerektiğini ifade ediyor.
Kadının özel yaşamı ‘suçun’ temel tartışma konusu haline geliyor
Feminist aktivist Dina el-Fezzani, kadınların öldürülmelerinin ardından itibarlarının hedef alınmasının toplumsal çifte standardı yansıttığını belirtiyor. Dina el-Fezzani, kadının özel yaşamının “suçun” temel tartışma konusu haline gelebildiğini, benzer bir durumun erkekler söz konusu olduğunda aynı ölçüde gündeme gelmediğini söylüyor.
Kadının “doğru ya da yanlış” biçimde teşhir edilebildiğini belirten Dina el-Fezzani, “öldürülme nedenini” açıklamak için özel yaşamına ilişkin ayrıntıların kullanılmasının sorumluluğu failden mağdura kaydırabileceğine dikkat çekiyor.
Dina el-Fezzani ayrıca “şeref suçları” olarak adlandırılan suçlara ilişkin hukuki düzenlemelerin tartışılması gerektiğini belirterek, belirli durumlarda ceza indirimi sağlayan hükümlerin kadınların yaşam hakkının korunmasıyla ne ölçüde örtüştüğünün hukuki ve toplumsal açıdan ele alınması gerektiğini ifade ediyor.
Teşhirin bedelini aileler de ödüyor
Psikolog Bahiye el-Ahdar, bir kız evladın ölümünün başlı başına ağır bir acı olduğunu, ancak buna söylenti ve suçlamaların eklenmesinin ailelerde öfke, çaresizlik, kaygı ve ölen kişinin itibarı konusunda endişe yaratabileceğini belirtiyor.
İncitici içeriklere tekrar tekrar maruz kalmanın psikolojik baskıyı artırabileceğini ifade eden Bahiye el-Ahdar; uykusuzluk, paylaşılan içerikler üzerine sürekli düşünme ve dijital medyadan uzaklaşma gibi sonuçların ortaya çıkabileceğini söylüyor.
Bahiye el-Ahdar ailelere, gerektiğinde incitici içeriklere maruz kalmayı azaltmalarını, sosyal medyada yayılanları tek bir kişinin takip etmesini, hukuki süreç açısından önem taşıyabilecek materyallerin saklanmasını ve söylentilerin yeniden paylaşılmasından veya sosyal medya üzerinden tartışmalara girilmesinden kaçınılmasını öneriyor.
Ölüm, yeni bir yargılamanın başlangıcına dönüşüyor
Gazeteci Münye Bin Yahmed, Libya’da kadınların maruz kaldıkları şiddet ve suçların yanı sıra itibarlarının hedef alınması ve “manevi olarak öldürülmesi” şeklinde başka bir şiddet biçimiyle de karşı karşıya kaldığını belirterek, “Bu söylem özellikle kadınların taraf olduğu suçlarda, asıl suçu görünmez kılacak şekilde toplumda belirgin hale geldi. Kadın öldürüldüğünde, özellikle fail yakın çevresinden veya akrabalarından biriyse, suçun ve failin hesap vermesinin araştırılması yerine kadının kendisi suçlamaların hedefi haline gelebiliyor” diyor.
Dijital medya platformlarının, kadınların itibarını zedeleyen ve yaşadığı saldırıdan kendisini sorumlu gösteren anlatıların yayılmasına katkıda bulunduğunu belirten Münye Bin Yahmed, bu uygulamaların tekrarlanmasının kadınları, özellikle öldürülme ve şiddet vakalarında hedef alan sistematik bir söylemin varlığına ilişkin sorular doğurduğunu söylüyor.
Bazı kadın gazetecilerin de teşhir ve itibar saldırılarıyla karşılaştığını kaydeden Münye Bin Yahmed, şöyle konuşuyor: “Kadınlara yönelik suçların ardından dijital medyada yapılan paylaşımlar mağdurla dayanışma kurmak ve faili sorgulamak yerine tekrar tekrar mağdurun hedef alınmasına dayanan bir örüntüyü ortaya koyuyor.”
Münye Bin Yahmed, İsviçre dağlarında kaybolan Libyalı bir kadın doktorun durumunu da örnek gösteriyor. Dijital medyadaki tartışmaların önemli bir bölümünün kadını aramak veya onun için iyi dileklerde bulunmak yerine yaşam öyküsünü sorgulama ve teşhir etmeye yöneldiğini belirtiyor.
Münye Bin Yahmed, devamında şunları söylüyor: “Suçu kim işledi, neden işledi ve nasıl hesap verecek? soruları yerine tartışma kadının davranışları, itibarı ve kişisel tercihleri etrafında şekilleniyor. Böylece mağdur, insan olarak zarar gören biri kabul edilmeden önce, önce şefkate layık olduğunu kanıtlamak zorunda bırakılıyor.”