Uluslararası hukuk ve Amerikan hegemonyası: Çözülmesi imkansız bir denklem
ABD’nin Nicolás Maduro’ya yönelik operasyonu, demokrasi söylemi ardına gizlenen enerji çıkarlarını ve küresel hegemonyanın hukuk tanımazlığını bir kez daha ortaya koydu.
SENA EL-ALİ*
ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik müdahalesi, yalnızca bir ülkenin egemenliğine yapılan saldırı değil; aynı zamanda küresel güçlerin uluslararası hukuku nasıl işlevsizleştirdiğinin çarpıcı bir göstergesi oldu. Bu gelişme, kapitalist sistemin kriz anlarında yeniden sömürgeci reflekslere nasıl sarıldığını ve “demokrasi” söyleminin ardına gizlenen enerji savaşlarını bir kez daha gözler önüne seriyor.
İçten çürüme
Onlarca yıl önce sosyalist sistemler ya çökmeye ya da çarpık biçimde ayakta kalmaya başladı. Bu çöküş, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla zirveye ulaştı. Enver Sedat’ın Mısır’da iktidara gelmesiyle, İslamcı hareketlerle iş birliği yapması ve toprak ağaları ile tüccarlara boyun eğmesi sonucu Nasırcı sosyalist projenin sığlığı açıkça ortaya çıktı. Irak’ta Saddam Hüseyin sosyalizmi tahrif etti; Baas Partisi’nin sloganlarından geriye yalnızca Arapçılık kaldı. Güney Yemen devleti ise demokratik bir deneyimi reddeden çevresi nedeniyle çok daha önce çöktü. Suriye’de de sosyalizm çarpıtılarak kalıtsal, ailevi bir yönetim sistemine dönüştü.
Çin ise üretimi ve güçlü ekonomisiyle ayakta kalsa da klasik anlamda sosyalizmi uygulamıyor; serbest piyasa mekanizmaları, özel mülkiyet, devletin katı kontrolü ve Komünist Parti’nin planlamasını birleştiren yeni bir model geliştirdi. Küba ise Venezuela’dan sonra Amerikan hegemonyasının ikinci hedefi durumunda.
Çıkış noktasındaki sorun
Bu çöküşler, kapitalizmin ve Batı hegemonyasının yaptırımları ve işgalleriyle sonlandırılmadan önce, içeriden başlamıştı. Sınıfsallaşma bu sistemlerin içine yeniden sızdı; bunun bedelini önce halk, ardından sosyalist proje ödedi.
Bu iç çürümenin nedeni, sosyalizmin yola çıkarken yaptığı temel bir hata olabilir. Sorunun özü Marx’ın söylediği gibi sınıfsallık değil, “kastik katil”dir. Evet, bu yeni bir analizdir ve dünyadaki yıkımın temelinde erkek egemen tahakküm zihniyetinin bulunduğunu savunur. Bu düşünce, Kürt filozof Abdullah Öcalan tarafından Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda, barış projesi kapsamında yakın zamanda dile getirildi.
Öcalan, yeni analizlerinde derin bir araştırma sonucunda otoriterliğin kökeninin “kastik katil”in ortaya çıkış tarihine, yani 30 bin yıl öncesine dayandığını; Engels, Marx ve diğer sosyalistlerin analiz ettiği gibi sorunun esasen sınıfsallık olmadığını ifade etti. Buna göre çözüm, kastik katil ile somutlaşan erkek egemen tahakküm zihniyetinin sona erdirilmesinde yatmaktadır.
Kastik katil, ortaya çıktığı günden bu yana büyük bir yıkıma yol açtı ve bugün bu yıkım kapitalist modernite adı altında sürmektedir. “Mahşerin üç atlısı” olarak tanımlanan kapitalizm, ulus-devlet ve sanayi; toplumu, doğayı ve kadını tahrip etmektedir.
Batı zorbalığı ve yaptırım savaşı
“Venezuela’da olan biteni biz yönetiyoruz” diyen Donald Trump, ülkeyi işgal edip Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu tutuklayarak New York’a götürüp yargılatmasının ardından bu sözü açıkça dile getirdi. Kendini adeta çağın imparatoru gibi gören Trump, Küba’yı da tehdit ederek “Venezuela petrolünden elde ettiği gelir olmadan ayakta kalması zor” dedi ve “Bir şey yapmamıza gerek kalmayabilir, zaten düşecek gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.
Birleşmiş Milletler işgali kınamak bir yana, yalnızca “endişe” belirtmekle yetindi. Bu kez BM Genel Sekreteri António Guterres bile bu endişeyi bizzat dile getirmedi; açıklamayı sözcüsüne bıraktı. Görünen o ki, uluslararası hukukun artık gerçek bir değeri kalmadığını o da kabul ediyor.
ABD, saldırısını “açlıktan köpek eti yiyen” Venezuela halkını kurtarma iddiasıyla gerekçelendiriyor; ancak ülkeyi bu hale getirenin kendi ekonomik yaptırımları olduğunu görmezden geliyor. Diplomasiye ya da nezakete yer yok; hedef açıkça petroldür. Nitekim Trump, operasyonun ilk gününden itibaren “Amerikan petrol şirketleri Venezuela’ya geri dönüp enerji sektörüne yatırım yapabilecek” dedi ve hatta Venezuela’nın “Amerikan petrolünü çaldığını” iddia edecek noktaya vardı.
İştah kabartıcı gerçekler açıktır: OPEC’e göre Venezuela, 303,211 milyar varili aşan kanıtlanmış rezervleriyle dünyadaki en büyük petrol rezervine sahiptir; Suudi Arabistan (267,200 milyar) ve İran’ın (208,6 milyar) önündedir. Ancak üretim düşüktür; bunun nedenlerinden biri de Trump’ın ilk başkanlık döneminde, Hugo Chávez döneminde petrol sektörünün millileştirilmesi ve devletin tüm şirketlerde en büyük ortak olması şartlarına misilleme olarak uyguladığı Amerikan yaptırımlarıdır. Bu politikalar Amerikan petrol şirketlerini büyük ölçüde dışarıda bırakmıştır.
Amaç, Venezuela petrolü
Evet, bugün gelinen noktada amaç nettir: ABD, 2025’te zirveye ulaşan ve 2026’da da süren ağır bir ekonomik krizle karşı karşıyadır. Seçtiği çözüm ise Venezuela petrolünü, “Venezuela halkını özgürleştirme” adı altında gasp etmektir. Bu durum, Irak’ın Saddam Hüseyin’den kurtarılması söylemiyle işgal edilmesini hatırlatmaktadır.
Kapitalizm, ekonomisini savaşlar ve ülkelerin kaynaklarını kontrol ederek beslemezse kendi kendini tüketir. Bu nedenle ABD yeniden eski sömürgeci yönteme dönmüştür. 2003 Irak işgalinde yaşadığı büyük kayıplardan sonra vekalet savaşlarını tercih etti; İngiltere, Fransa ve İsrail gibi kapitalist güçlerin de benimsediği bu politika, 2011’de halkların baharının patlak vermesiyle yerel araçlar—cihatçı, köktendinci ve mezhepçi gruplar—üzerinden devreye sokuldu. Bölgesel güçlerin iş birliğiyle halk devrimleri boğuldu; bu komplonun uygulayıcıları ve finansörleri Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye oldu.
Gerçekte Trump’ın—üstelik Kongre’ye bile danışmadan—attığı bu adım, ulusal egemenliğin ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir. Bir devlet başkanının uluslararası yetki olmaksızın zorla tutuklanması, farklı gerekçelerle her devletin başka bir ülkeye askeri müdahalede bulunmasını meşrulaştırabilecek son derece tehlikeli bir emsal oluşturur. Nitekim Rusya’nın Ukrayna’da, ABD’nin Irak’ta, Fransa’nın Libya’da yaptıkları da budur.
Nükleer silaha sahip güçler giderek daha da küstahlaşmış görünmektedir: Egemen devletlere saldırmakta, rejimleri devirmekte ve halklara savaş açmaktadırlar. Devletlerin egemenliğini esas alan Birleşmiş Milletler Şartı’nın ve uluslararası teamüllerin artık bir değeri kalmamış gibidir. Oysa açık bir BM Güvenlik Konseyi yetkisi ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden çıkarılmış bir tutuklama kararı olmaksızın—seçilmiş Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro örneğinde olduğu gibi—bir ülkeye saldırmak ve devlet başkanını tutuklamak, uluslararası ilkelerin açık ihlalidir.
Batı’nın, gerek Ortadoğu’da gerek Güney Amerika’da ya da hegemonyasına boyun eğmeyen herhangi bir coğrafyada emelleri açıktır; demokrasi, haklar ya da özgürlük söylemleri yalnızca gerekçedir. Bu tabloda manzara bulanık, sisli hatta karanlık görünebilir; ancak mevcut durumun böyle sürmesi mümkün değildir.
*Gazeteci