Mehdiye Golru: İran’ın geleceği ortak mücadeleyle kurulacak
Brüksel’de düzenlenen “Demokratik İran’ın İnşası” konferansına katılan İran Özgürlük Kongresi üyesi Mehdiye Golru, İran’da demokratik değişimin ancak çoğulculuk, eşit yurttaşlık ve tüm toplumsal kesimlerin ortak mücadelesiyle mümkün olabileceğini söyledi.
ŞEHLA MUHAMMEDİ
Haber Merkezi- “Demokratik İran’ın İnşası” konferansı, 21 Haziran 2026 Perşembe günü Brüksel’de İran Demokratik Platformu’nun girişimiyle düzenlendi. İran Özgürlük Kongresi üyesi Mehdiye Golru da bu toplantının katılımcıları arasında yer aldı. Mehdiye Golru konferansta öne çıkan başlıkları ve İran’ın mevcut koşullarında bu tür toplantıların önemini değerlendirdi.

*Öncelikle bu konferansın temel odak noktaları nelerdi ve siz konuşmanızda özellikle hangi hususlara vurgu yaptınız?
Bu toplantı aslında Avrupa Parlamentosu’nda İslam Cumhuriyeti karşıtı farklı muhalif akımların temsilcileri arasında bir diyalog niteliğindeydi. Çok sayıda milletvekili ve parlamenter toplantıya katıldı. Program, İran Demokratik Platformu’nun girişimiyle ve farklı siyasi eğilimlerin davet edilmesiyle düzenlendi.

Bu toplantıyı benzer etkinliklerden ayıran nokta şuydu: Geçmişte toplantılar genellikle birbirine yakın siyasi çevreler arasında düzenleniyor ya da Kürtler, cumhuriyetçiler veya Beluclar gibi gruplar ayrı ayrı programlarda yer alıyordu. Ancak bu kez bütün bu akımların ortak bir çerçevede bir araya getirilmesine çalışıldı.
Özellikle panellerden birinde Türkmenlerin, Belucların, Türklerin, Kürtlerin ve İran coğrafyasındaki diğer toplulukların temsilcileri birlikte yer aldı.
Toplantı boyunca İran’ın geleceğinin tüm yurttaşların hukuki eşitliği temelinde şekillenmesi gerektiği vurgulandı. Kadınlardan etnik ve dini azınlıklara kadar hiçbir kesimin dışlanmadığı ve herkesin sesinin duyulabildiği bir gelecek perspektifinin oluşturulması gerektiği ifade edildi. Katılımcılara göre bu mesaj hem muhalefet liderlerine hem de Avrupa Parlamentosu üyelerine iletildi ve İran’ın geleceği için böyle bir ufkun gerekliliği vurgulandı.
Toplantıda ele alınan bir diğer konu ise çoğulculuktu. Bu konu bazı konferanslarda ve farklı siyasi çevrelerde birbirinden oldukça farklı hatta çelişkili yaklaşımlarla karşılanıyor. Buna rağmen bu toplantıda da çoğulculuk kavramı ve aynı zamanda “değişim gücü” meselesi tartışıldı.
Bu koşullarda şu soru ortaya çıkıyor: İran’ın mevcut durumu, derinleşen ekonomik kriz ve geçim sorunları göz önüne alındığında, iktidar yapısında değişim için bir zemin var mı? Öte yandan bazı siyasi akımlar ve dini gruplar çoğulculuk kavramına temelden karşı çıkıyor ve bu da tartışmayı daha karmaşık hale getiriyor. Bu şartlar altında, iktidar yapısında değişim ve dönüşümün yolu nasıl açılabilir? Şu anda karşı karşıya olduğumuz mesele “güç dengesi” meselesidir; hem İslam Cumhuriyeti muhalefeti içinde, hem iktidar yapısında hem de iç ve uluslararası düzeyde. Bunlar son derece önemli meselelerdir ve İslam Cumhuriyeti’nin yalnızca savaşla ya da dış baskıyla ortadan kalkacağı gibi basit yaklaşımlarla açıklanamaz. Geçmiş müzakere süreçleri ve girişimler de bu tür yaklaşımların sonuç vermediğini göstermiştir.
Ben, İran Özgürlük Kongresi Merkez Konseyi üyesi olarak bu toplantıda, bu dengelerin tanınması gerektiğini vurguladım. Yani her siyasi grubun baskı mekanizmasına karşı kendi kapasitesini ve gücünü bağımsız şekilde kullanabilmesi gerekir. Ancak hiçbir grubun tek başına bu yapıyı aşabilecek güce sahip olmadığı da açıktır.
Bu nedenle siyasi çoğulculuk bazı merkezci akımların veya aşırı eğilimlerin ileri sürdüğü gibi bir zayıflık olarak görülmemelidir. Tam tersine, bu çeşitlilik bir kapasite olarak değerlendirilmelidir. Muhalefet içindeki farklılıklar ve çeşitlilik bir araya gelip ortak etki yaratabildiği takdirde daha güçlü sonuçlar doğurabilir.
Eğer iç dinamikler, uluslararası kapasite ve siyasi pazarlık imkânları bir araya getirilebilirse, bu sinerji sonunda muhalefetin güç dengesi içindeki konumunu güçlendirebilir. Bana göre son kırk yılda bu düzeyde bir diyalog ve iş birliğine daha az tanık olduk. Bugün bazı toplantılarda, özellikle de Avrupa Parlamentosu’ndaki bu konferansta görülen tablo önemli bir mesaj taşıyor: İş birliği yapmak ve karşılıklı deneyimlerden yararlanmak mümkündür ve bu da söz konusu akımların etkisini artırabilir.
Toplantıda savaş konusu da gündeme geldi ve savaşa karşı çıkmak tartışmaların temel başlıklarından biri oldu.

*İran’da değişim yaratabilecek yol nedir? Mevcut durum, hükümetin politikaları ve muhaliflerin, protestocuların ve sivil toplum aktivistlerinin tutuklanmasının sürmesi göz önüne alındığında, değişim nasıl mümkün olabilir? Ülkedeki atmosfer büyük ölçüde güvenlikçi bir yapıya bürünmüş durumda. Ancak aynı zamanda savaşın sonuçlarına dair kaygılar da bulunuyor ve bazı kesimler dış tehditlerin artmasının iç baskıyı da yoğunlaştıracağını düşünüyor. Bu çerçevede savaşa karşı çıkma meselesi de gündeme geldi. Bu yaklaşım İran’daki krizlerin çözümüne ve siyasi değişimin önünün açılmasına nasıl katkı sağlayabilir?
İslam Cumhuriyeti muhaliflerinin, özellikle son haftalarda ve aylarda karşı karşıya kaldığı en büyük tartışmalardan biri savaşa karşı çıkma meselesidir. Bu konu son bir yıldır daha görünür hale geldi ve savaşa karşı çıkan birçok kişi aynı zamanda İslam Cumhuriyeti’nin baskıcı ve otoriter yapısına da karşı çıkıyor.
Bu nedenle Avrupa Parlamentosu’ndaki toplantıda çok sayıda konuşmacı, “hem savaşa hem de İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkma” yaklaşımını gündeme getirdi. Bunun yanında “Jin, Jiyan, Azadî” hareketiyle ortaya çıkan değerlerin yeniden hatırlanması ve güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Çoğulculuk, eşitlik ve adalet gibi değerlerin yeniden merkeze alınmasının önemi üzerinde duruldu.
Bu çerçevede, hem her türlü savaş ve şiddete karşı çıkmanın hem de otoriter ve baskıcı yapılara karşı mücadele etmenin mümkün olduğu görüşü dile getirildi. Başka bir ifadeyle, “Ne savaşa ne de İslam Cumhuriyeti’ne” yaklaşımı savunuldu.
Aynı zamanda savaşın niteliği ve farklı aktörlerin rolü konusunda daha derin bir analiz yapılması gerektiği yönünde görüşler de dile getirildi. Bu bakış açısına göre İslam Cumhuriyeti kendi politikaları çerçevesinde bölgesel gerilimlerin ve çatışmaların bir tarafıdır. Bunun yanında İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri de savaş yanlısı aktörler olarak görülmekte ve bölgesel denklemde savaş ile baskıyı araç olarak kullanmaktadır.

*Özgürlük, iş birliği ve değişim tartışmaları kapsamında “Jin, Jiyan, Azadî” değerlerine dönüş konusu da gündeme geldi. Bu meseleyi biraz daha açarsak, “değerlere dönüşten” ne kastediliyor ve bunun İran’ın mevcut koşulları üzerindeki etkisi ne olabilir? Özellikle ekonomik kriz ve Tahran başta olmak üzere birçok kentteki güvenlikçi atmosfer düşünüldüğünde bu yaklaşımın önemi nedir?
Bugün İran’ın siyasi ve toplumsal atmosferi derin kutuplaşmalar ve ikiliklerle karşı karşıya. Siz de buna değindiniz; son yıllarda bu durum daha da belirgin hale geldi. Böyle bir ortamda temel değerlere dönüşün gerilimleri azaltma, diyalog ve birlikte yaşam imkânlarını artırma açısından nasıl bir rol oynayabileceği sorusu önem kazanıyor.
“Jin, Jiyan, Azadî” değerleri ve bu hareketin kazanımları hakkında yıllardır konuşuluyor. Ancak bugün önemli olan bu değerlere geri dönmek ve onları mevcut koşullar içinde yeniden yorumlamaktır.
Bana göre bu hareketin en önemli özelliklerinden biri, aynı anda Kürdistan’da, Azerbaycan’da, Tahran’da ve hatta Filistin başta olmak üzere bölgedeki diğer mücadelelerle dayanışma içinde yankı bulmuş olmasıdır. Bu birliktelik ve eşzamanlılık, nadir görülen bir durumdu. Çünkü ilk kez değişim gücü yalnızca merkezden değil, ülkenin çevre bölgelerinden ve halkların farklı deneyimlerinden doğdu.
“Jin, Jiyan, Azadî” hareketi özgürlük ve kadın hakları olmak üzere iki temel talep etrafında İran toplumunun geniş kesimlerini bir araya getirmeyi başardı. Bu hareket içinde artık yalnızca talepler dile getirilmiyordu; aynı zamanda bu talepleri hayata geçirme iradesi de ortaya çıkıyordu.
Başörtüsünün çıkarılması ve yakılması yalnızca zorunlu örtünmeye karşı bir itiraz değildi; aynı zamanda erkek egemen ve dini otoriter yapının bütünüyle sorgulanması anlamına geliyordu. Bu nedenle taleplerini ifade etmekle kalmayan, onları doğrudan eyleme dönüştüren bir toplumsal hareket ortaya çıktı.
Bu hareket aynı zamanda toplumun farklı kesimlerine birlikte hareket etmenin mümkün olduğunu gösterdi. İnsanlar, değişimin yalnızca bireysel çabalarla değil, ortak mücadeleyle gerçekleşebileceğini deneyimledi. Bu nedenle “Jin, Jiyan, Azadî” yalnızca bir slogan değil, aynı zamanda kolektif eylem ve dayanışma pratiğiydi.
Bu hareketin yarattığı en önemli sonuçlardan biri de topluma yeniden özgüven kazandırmasıydı. Uzun yıllar boyunca baskı altında yaşayan insanlar, birlikte hareket ettiklerinde değişim yaratabileceklerini gördüler. Bu deneyim, farklı toplumsal grupların birbirini daha iyi tanımasına ve ortak talepler etrafında bir araya gelmesine de katkı sundu.
Bu nedenle bugün “Jin, Jiyan, Azadî” değerlerine dönüşten söz ettiğimizde, yalnızca geçmişte yaşanan bir süreci hatırlatmıyoruz. Aynı zamanda eşitlik, özgürlük, çoğulculuk ve dayanışma temelinde yeni bir siyasi ve toplumsal ufkun yeniden inşa edilmesini kastediyoruz.
*Kadınların rolüne de değindiniz. “Jin, Jiyan, Azadî” hareketinin ardından kadınların siyasi alandaki görünürlüğü ve etkisi sizce nasıl değişti? Bugün kadınlar İran’ın geleceğine ilişkin tartışmalarda nasıl bir konuma sahip?
Bence son yılların en önemli gelişmelerinden biri kadınların siyasi ve toplumsal alandaki rolünün daha görünür hale gelmesidir. Elbette İran’da kadınlar geçmişte de mücadelelerin önemli bir parçasıydı. Ancak “Jin, Jiyan, Azadî” hareketiyle birlikte kadınların konumu daha merkezi bir hale geldi.
Bugün artık İran’ın geleceği hakkında konuşup kadınların rolünü görmezden gelmek mümkün değil. Kadınlar yalnızca toplumsal hareketlerin katılımcıları değil, aynı zamanda yön verici aktörleri olarak görülüyor.
Bu değişim yalnızca İran toplumunda değil, muhalefet çevrelerinde de hissediliyor. Geçmişte kadınlar çoğu zaman sembolik bir konumda tutulurken, bugün karar alma süreçlerinde daha etkin yer almaları gerektiği yönünde daha güçlü bir kabul oluşmuş durumda.
Kadınların talepleri artık yalnızca kadın haklarıyla sınırlı görülmüyor. Demokrasi, özgürlük, eşit yurttaşlık ve insan hakları gibi temel meselelerle doğrudan bağlantılı kabul ediliyor. Bu da kadınların siyasi mücadeledeki yerini daha güçlü ve daha belirleyici hale getiriyor.
Benim açımdan, son yıllarda yaşanan en önemli dönüşümlerden biri budur. Çünkü artık kadınların sesini ve taleplerini merkeze koymadan İran’ın geleceği hakkında gerçek bir tartışma yürütmek mümkün değildir.
Kadınlar bugün yalnızca hak talep eden bir toplumsal kesim değil, aynı zamanda değişimin taşıyıcı güçlerinden biri olarak görülmektedir. Bu nedenle İran’ın demokratik geleceğine ilişkin her türlü tartışmada kadınların varlığı ve rolü temel bir unsur olarak ele alınmalıdır.