Rojava ve Rojhilat: Direnişin gücü

Rojava ve Rojhilat’ı birbirine bağlayan, yalnızca coğrafya veya ortak kimlik değil; acı ve sorumluluktan doğan bir etik ve siyaset biçimidir. Bu model, merkeziyetsiz, ağsallığı olan ve yeniden üretilebilir bir çağdaş direnişi gösterir.

ŞİLAN SÊQEZÎ

Modern dünya, “örtüşen krizler çağı” olarak adlandırılabilecek bir durumun eşiğinde durmaktadır; bu çağda savaş, devlet-ulusların çöküşü, jeopolitik istikrarsızlık, küresel kapitalist kriz ve siyasi meşruiyetin erozyonu, birbirinden ayrı olaylar olarak değil, tek ve iç içe geçmiş bir sahne gibi işlev görmektedir.

Bu bağlamda, direnişi artık sadece klasik devrimler, silahlı hareketler veya kurumsal reformlar çerçevesinde anlamak mümkün değildir. Geleneksel anlamıyla yukarıdan aşağıya uygulanan siyaset giderek işlevini yitirmiş ve yerini toplumdan, günlük yaşamdan ve ortak deneyimlerden doğan yeni toplu eylem biçimlerine bırakmıştır.

Tarihsel bu bağlamda, iki görünüşte farklı ama iç mantık açısından akraba olan deneyim teorik olarak özel bir önem kazanır: Rojava deneyimi, savaş ve jeopolitik çatışmaların merkezinde aşağıdan siyasi kurum inşa etme çabası olarak; Rojhilat protestoları ise gayrimeşru bir otoriter devletin meşruiyet krizinin birikimi olarak.

Bu iki deneyim, biçim, yoğunluk ve coğrafya bakımından farklı olsa da, siyaset felsefesi ve direniş mantığı düzeyinde ortak bir soruya yanıt verir: Baskın düzenler çöktüğünde, siyaseti sadece iktidarı ele geçirmekle değil, aşağıdan toplumsal, etik ve kurumsal olarak yeniden üretmek yoluyla mümkün kılabilir miyiz?

Bu karşılaştırmanın önemi, bizi indirgemeci veya yalnızca güvenlik ve norm odaklı analizlerin tuzağından çıkarır ve alternatif bir teorik çerçevenin oluşmasını sağlar; bu perspektif, direnişi yalnızca baskıya tepki değil, üretken, tarihsel ve öğrenen bir süreç olarak görür. Bu ufukta, Rojava ve Rojhilat’taki güncel direnişler artık “istisna” veya “kriz” olarak değerlendirilmez, aksine küresel krizler çağında siyasetin yeni mantığının somut örnekleri haline gelir.

Rojava ve Rojhilat bağlantısı

Rojava, bölgesel ve küresel tehditlerin ortasında gerçek gücün merkezi devletlerden değil, toplumun aktif katılımından, sosyal ağlardan ve etik sorumluluktan doğduğunu gösterdi. Bu proje, yalnızca askeri savunmanın ötesine geçerek özyönetim, toplumsal adalet, kadın katılımı ve toplumsal kapasiteyi yeniden üretmeyi kapsar. Bu deneyim, yüksek direnç potansiyeline sahip Rojhilat’taki sivil protestoları anlamak için bir pratik çerçeveye dönüşebilir.

Rojhilat’taki devam eden protestolar, tıpkı Rojava’da olduğu gibi, yoğun güvenlik baskısı ve devletin aşağıdan siyaseti kontrol etme çabalarıyla karşı karşıyadır. Tutuklamalar, zorla müdahaleler, idamlar, internet kısıtlamaları ve medya sansürü, İran rejiminin yukarıdan hegemonyasını kurma ve toplumu kontrol etme girişimlerinden sadece birkaçıdır. Ancak Rojava deneyimi, baskı ve zorlamanın gücün yalnızca bir boyutu olduğunu ve kolektif hafıza, ortak deneyim ve sosyal ağları yeniden üretme kapasitesini yok edemeyeceğini göstermektedir.

Rojava, IŞİD’in yok edilmesinin ardından, dünya güçlerinin yerine getiremediği bir görev olarak IŞİD ailelerinin kamplarının bakım ve rehabilitasyon sorumluluğunu üstlendi. Bu eylem, aşağıdan etik meşruiyet ve toplumsal güç üretmenin bir örneğidir. Benzer şekilde, Rojhilat’taki sivil aktivistler ve yerel ağlar, güvenlik ve psikolojik tehditlere rağmen olayları kaydetmeye, tutuklulara destek sağlamaya ve bilgi ağları oluşturmaya devam ediyor.

Bu karşılaştırma, pratikte fedakarlık ve sorumluluğun, bölgesel veya iç düzeyde olsun, toplumsal direnişi yeniden üretmenin anahtarlarından biri olduğunu gösterir. Rojava deneyimi, gerçek, etik ve meşru gücün toplumun aktif katılımı ve ortak deneyiminden doğduğunu gösterir; zorla ve askeri araçlarla değil.

Çok katmanlı kriz ve yeni direnişin doğuşu

Rojava ve Rojhilat deneyimleri arasındaki temel ortak nokta, her ikisinin de eş zamanlı krizlerin ortasında doğmasıdır: klasik devlet-ulus krizleri, küresel hegemonya erozyonu, politik otoriterlik ve anlam ile gelecek ufku krizi. Bu koşullarda karşı karşıya olduğumuz durum, geçici bir “kriz” değil, Antonio Gramsci’nin “organik kriz” dediği tarihsel bir andır; eski düzen toplumu yönetme kapasitesini kaybetmiş, ancak yeni düzen henüz kurulmamıştır.

Rojava, tam olarak bu tarihsel boşlukta ortaya çıkmıştır: Suriye merkezi devletinin çöküşü ve bölgesel düzenin sürdürülebilir bir alternatif sunamaması.

Bugünkü Rojhilat ise İran Cumhuriyeti yapısındaki bu boşluğun derinleşmesinin göstergesidir; bu boşluk yalnızca politik değil, toplumsal, nesiller arası ve anlam düzeyindedir. Bu bakış açısıyla, direniş artık yalnızca ani bir baskıya tepki değildir; baskın düzenlerin aşınmasına tarihsel bir yanıttır.

Tepkisel direnişten üretken direnişe

Klasik teorilerde direniş genellikle baskıya karşı savunmacı bir tepki olarak görülür; sadece mevcut gücü durdurmayı amaçlayan olumsuz bir eylemdir. Ancak Rojava ve Rojhilat deneyimleri, çağdaş direnişin yalnızca reddedici olmadığını, aynı zamanda üretken olduğunu gösteriyor.

Rojava, sadece IŞİD ve bölgesel baskılara karşı direnmekle kalmamış, aynı zamanda kurum inşa etmiş, anlam üretmiş ve yeni bir siyasal yaşam tarzını denemiştir; konseyler, komünler, kadın katılımı, sosyal eğitim ve yerel özyönetim gibi yapılar aracılığıyla. Başka bir deyişle, direniş Rojava’da aynı anda hem “savunma” hem de “inşa etme”dir.

Rojhilat’ta ise güncel protestolar – “Jin, Jiyan, Azadî” söylemiyle – mevcut düzenin reddiyle sınırlı değildir. Bu protestolar, kolektif hafıza, ortak dil, yatay güven ağları ve birikimli siyasal deneyim üretmektedir. Şiddetli baskı koşullarında bile ölenlerin anılması, politik cenaze törenleri, tutuklu ve yaşamını yitirenlerin ailelerine destek ve küçük ama anlamlı eylemlerin sürdürülmesi, siyasetin günlük yaşama taşındığını gösterir.

Michel Foucault’nun belirttiği gibi: “Güç sadece bastırmaz, üretir; direniş de en az üretken güç kadar üretkendir.” Buna göre, Rojava ve Rojhilat deneyimlerinden türetilen teorik model, direnişi sadece “gücün karşıtı” olarak değil, toplumsal güç üretiminin başka bir biçimi olarak görür; güç aşağıdan, sosyal ilişkilerden, hafızadan ve kolektif eylemden doğar.

Etik direniş ve kolektif sorumluluk

Rojava ve Rojhilat deneyimleri arasındaki temel bağlardan biri, “aşağıdan siyasal etik”in oluşmasıdır; bu etik ne devlet kurumlarından ne de resmi hukuki meşruiyetten, ama kolektif eylem, sorumluluk ve insan onuruna bağlılıktan doğar.

Rojava’nın IŞİD ailelerini koruma sorumluluğunu üstlenmesi, Türkiye ve vekil gruplarının sürekli tehdidine rağmen, devlet dışı etik gücün eşsiz bir örneğidir. Bu seçim, politikayı “hayatta kalma” düzeyinden “anlam” düzeyine taşımıştır.

Rojhılat’ta da direnişin etik boyutu, ölenleri hatırlamak, resmi olmayan anma törenleri düzenlemek, aileleri desteklemek, kolektif hafızayı korumak ve sistematik baskı koşullarında gerçeği kaydetmek gibi biçimlerle ortaya çıkar. Bu eylemler görünürde “apolitik” olsa da, sürdürülebilir bir siyaset için etik temeli oluşturur.

Bu modelde direniş artık merkezi bir hiyerarşi veya tek lider etrafında örgütlenmez; bir rizom gibi yayılır, bastırılır ama başka bir noktadan yeniden filizlenir. Bu etik, direniş için verimli bir zemin işlevi görür.

Geleceği yeniden üretme kapasitesi

Rojava ve Rojhilat’ı birbirine bağlayan, yalnızca coğrafya veya ortak kimlik değil; acı ve sorumluluktan doğan bir etik ve siyaset biçimidir. Bu model, merkeziyetsiz, ağsallığı olan ve yeniden üretilebilir bir çağdaş direnişi gösterir. Direniş artık anlık zaferlerle ölçülmez; süreklilik ve kolektif hafıza üzerinden anlam kazanır. Baskı eylemi geçici olarak durdurabilir, ama hafızayı ve kolektif bilgiyi yok edemez. Baskıdan doğan deneyim, geleceği yeniden üretme kapasitesi yaratır; bu gelecek ne yukarıdan dayatılır ne de tek bir anda gerçekleşir, ama deneyim, tekrar ve kolektif bilinç yoluyla şekillenir.