Rojava çok yönlü saldırıların hedefinde

Rojava, yalnızca askeri bir saldırıyla değil, bölgesel ve küresel güçlerin siyasal hesaplarıyla karşı karşıya. Bu saldırı, bir halkın güvenliğinin ötesinde; alternatif, demokratik ve toplum temelli bir yaşam deneyimini ortadan kaldırmayı hedefliyor.

BESÎ ŞEMARÎ

Savaş ile yaşam arasındaki mesafenin her geçen gün biraz daha daraldığı bir eşiğin üzerindeyiz. Top ve tank seslerinin şehirlerimizin sokaklarında yankılandığı bir anda, aynı sesler Rojava’nın dağlarında ve vadilerinde de yankılanıyor. Açıkça ifade etmek gerekir ki, bu coğrafyada yaklaşan bir katliam tehlikesi artık varsayımsal bir ihtimal değil; somut ve güncel bir tehdittir. Bu tehdit, yıllardır bölgesel ve küresel güçler tarafından tasarlanmış, yalnızca bir halkın güvenliğini değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir ihtimalin geleceğini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir planın parçasıdır.

Devletlerin ve büyük güçlerin politikalarının insanı korumaktan ziyade onu bir araç haline getirdiği bu tarihsel momentte, Rojava çok yönlü bir saldırının hedefi konumundadır. Bu saldırının hayata geçirilmesi, yalnızca bir coğrafyanın yıkımı anlamına gelmeyecek; aynı zamanda dünyada direnişin, umudun ve alternatif bir yaşam tahayyülünün anlamını da ciddi biçimde sorgulanır hale getirecektir.

Rojava canlı ve sürekliliği olan bir deneyimdir

Buna rağmen Rojava’yı hala Chiapas ya da Gazze ile karşılaştırmakta ısrar eden yaklaşımlar mevcut. Bu tür karşılaştırmalar sembolik düzeyde küresel mücadeleler arasında bir dayanışma duygusu yaratabilir; ancak derinlikli bir siyasal analiz açısından yalnızca yetersiz değil, aynı zamanda yanıltıcıdır. Çünkü Rojava ne uzak bir ormanlık alan ne de sürekli kuşatma altında tutulan dar bir toprak parçasıdır. Rojava, savaşın içinden geçerek yeni bir siyasal ve toplumsal sistem inşa etmiş, canlı ve sürekliliği olan bir deneyimdir.

Chiapas, Gazze ve Rojava; her üçü de baskıya, işgale ve emperyalist tahakküme karşı direnişlerdir. Ancak bu direnişlerin yapısal mantığı, örgütlenme biçimleri ve tarihsel bağlamları birbirinden farklıdır. Chiapas, ulus-devlet formuna ve küresel kapitalizme karşı, belirli bir coğrafyada, ormanlık alanlarda gelişen toplumsal ve silahlı bir direnişi temsil eder. Gazze ise işgal ve kuşatma koşulları altında kesintisiz, doğrudan ve hayatta kalmaya dayalı bir direnişin simgesidir. Rojava ise direnişin sınırlarını aşarak, savunmayla eş zamanlı biçimde yeni bir siyasal ve toplumsal düzen kurmayı başarmış bir deneyimdir. Bu deneyim; yönetimi, eğitimi, toplumsal adaleti, kadınların siyasal ve toplumsal yaşama katılımını ve öz-yönetimi kapsayan bütünlüklü bir projedir. Bu nedenle Rojava’yı yalnızca “direniş” kavramı üzerinden tanımlamak, onun özünü eksik ve indirgemeci biçimde ele almak anlamına gelir.

Rojava diplomasisi en başından itibaren sert bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldı: Hiçbir bölgesel ya da küresel güç, demokratik ve özerk bir toplumsal projeyi bağımsız ve meşru bir aktör olarak tanımaya istekli değildi. Bu durum bir tesadüf değil, uluslararası sistemin yapısal bir sonucuydu. Dolayısıyla Rojava diplomasisi, başlangıcından itibaren geleceği inşa etmeye yönelik uzun vadeli bir diplomasi değil, bir “hayatta kalma mekanizması” olarak şekillendi; hem doğrudan düşmanlara hem de Suriye coğrafyasında hegemonya kurmak isteyen büyük güçlere karşı.

Rojava manevra yapmak zorunda kaldı

Bu bağlamda Rojava diplomasisi, geleceği müzakere eden bir hat olmaktan ziyade zamanı kazanmayı hedefleyen, acil ve taktiksel bir diplomasiye dönüştü. İlk aşamada IŞİD ve farklı silahlı gruplarla karşı karşıya kalan Rojava için temel tehdit yalnızca IŞİD değildi; aynı zamanda bölgesel devletler eliyle yürütülen vekalet savaşları ve sürekli üretilen siyasal istikrarsızlıktı. Bu koşullar altında Rojava, kaçınılmaz biçimde büyük güçler arası dengelerin içinde manevra yapmak zorunda kaldı.

Bu manevra alanı başlangıçta geçici ihtiyaçlara dayanıyordu: IŞİD’e karşı Batı’dan askeri ve siyasi destek sağlamak ve bölgesel güçlerin sessizliğini temin etmek. Ancak bu geçici işbirliği, uzun vadede bir çıkmaza dönüştü. IŞİD’in askeri olarak yenilgiye uğratılmasının ardından Rojava, Batı için bir müttefik olmaktan ziyade, çözülmesi gereken bir “sorun” haline geldi.

Bu süreçte Rojava diplomasisi temel bir çelişkiyle karşı karşıya kaldı: Uluslararası desteğe ihtiyaç duyuyor, ancak büyük güçlere tam bağımlı hale gelmek istemiyordu. Çünkü böyle bir bağımlılık, siyasal ve ideolojik özerkliğin fiilen kaybı anlamına gelecekti. Bu nedenle Rojava; ABD, Rusya, Türkiye ve Şam arasında denge kurmaya çalışan, çok aktörlü fakat son derece kırılgan bir diplomasi hattı izledi. Hiçbir aktör, pratikte ondan faydalansalar dahi Rojava’nın siyasal meşruiyetini açık biçimde savunmaya yanaşmadı.

Rojava diplomasisini tarihsel olarak üç aşamada ele almak mümkün. Birinci aşama, IŞİD’e karşı Batı ile kurulan taktiksel ittifak dönemidir. İkinci aşama, IŞİD sonrası dönemde şekillenen “hayatta kalma denklemi”dir. Üçüncü aşama ise Rojava’nın küresel jeopolitiğin düğüm noktalarından biri haline gelmesidir.

Birinci aşamada Rojava, IŞİD’e karşı işlevsel bir müttefik olarak görüldü. Sağlanan destek büyük ölçüde askeri ve istihbari düzeyde kaldı; siyasi tanıma ise bilinçli olarak sınırlandırıldı. Bunun temel nedeni, Rojava’nın sunduğu modelin ulus-devletçi ve otoriter siyasal mantıklarla doğrudan çelişmesiydi. Batı açısından Rojava kalıcı bir ortak değil, geçici bir araçtı.

IŞİD’in yenilgisinin ardından başlayan ikinci aşamada ise Rojava zorunlu bir denge arayışına girdi. Batı’nın ilgisi azalırken Türkiye’nin askeri ve siyasi baskısı giderek arttı. Türkiye, Rojava’yı yalnızca PKK ile ilişkilendirdiği için değil, aynı zamanda öz-yönetim modelinin bölgesel ölçekte yayılma potansiyeli nedeniyle de bir tehdit olarak değerlendirdi. Bu baskılar, Rojava’yı Rusya ve Şam ile taktik düzeyde anlaşmalara yöneltti; ancak bu ilişkilerde siyasi özerklik hiçbir zaman resmen tanınmadı.

Üçüncü aşamada Rojava, büyük güçler arasındaki rekabetin merkezlerinden biri haline geldi. Bu aşamada Rojava, dış destek mekanizmaları ile kendi siyasal kimliğini ve toplumsal projesini koruma arasında son derece hassas bir denge kurmak zorunda kaldı.

Ancak Rojava diplomasisi yalnızca devletler arası ilişkilerle sınırlı değil. Rojava, her şeyden önce bir fikrin, bir alternatifin diplomasisidir. Bu fikir; merkezi devlete, iktidarın tek elde toplanmasına ve hiyerarşik siyasal yapılara meydan okumaktadır. Bu nedenle yalnızca bölgesel devletler için değil, küresel kapitalizm ve silahlı İslamcı yapılar için de ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Gücünü toplumdan alan bir deneyim

Rojava, “aşağıdan güç üretme” pratiğinin somutlaşmış halidir. Gücün yukarıdan değil, toplumun içinden üretildiği bir deneyimdir. Kadınların öncü ve kurucu rolü bu deneyimin temelini oluşturur. Rojava, direniş ile yeni bir toplumsal düzenin eş zamanlı olarak mümkün olabileceğini göstermiştir.

Bu nedenle Rojava yalnızca yerel bir mücadele değil, küresel ölçekte bir dayanışma ve ilham kaynağıdır. Chiapas’tan Gazze’ye, kadın hareketlerinden çevre mücadelelerine kadar pek çok farklı direniş hattı bu deneyimde kendine dair bir şey bulabilir. Çünkü Rojava bize şunu öğretir: Özgürlük yalnızca talep edilen bir hak değil, gündelik hayatta kurulan bir yaşam biçimidir.

Bugün Rojava yalnız bırakılırsa, yok edilecek olan yalnızca bir toprak parçası değil; başka bir geleceği kurma ihtimalidir. Ancak küresel bir dayanışma hattı kurulabilirse, Rojava yalnızca ayakta kalmakla kalmayacak; dünyaya başka bir yolun mümkün olduğunu göstermeyi sürdürecektir.

Bu bir çağrıdır: Küresel destek, dayanışma ve ortak mücadele çağrısıdır. Çünkü Rojava, hala dünyanın farklı olabileceğini hatırlatan küçük ama güçlü bir ışıktır.