Direnişin ahlakı ve anlamın devrimi: Kadınlar ve Rojava deneyimi
Anlaşma, güç dengelerinin dayattığı bir yeniden konumlanma olarak görülürken, Rojava’daki kazanımların gerçek güvencesi kadınların örgütlü direnişi ve Demokratik Ulus’un özünü koruma iradesi olarak öne çıkıyor.
HİDAYA EL-BASRİ*
Haber Merkezi - Kürt mücadelesi, bölgenin en karanlık dönemlerinden birinde ortaya çıkan nadir özgürlük deneyimlerinden biri olarak, devrim ve devlet kalıplarını aşan yeni bir özgürlük tasavvuru sundu. Askeri yenilgilerin ahlaki kırılmalarla kesiştiği, özellikle Arap ve İslam dünyasında devrimlerin ya militarizme ya da iç savaşa sürüklendiği bir tarihsel eşikte; Kuzey ve Doğu Suriye’deki Rojava deneyimi, mücadelenin anlamını yeniden tanımlama çabası olarak belirdi.
Bu deneyim, Suriye savaşının kaotik bir parçası ya da dar bir ulusal talebe sıkışmış bir hareket değildi. Aksine, katı ulus-devlet mantığını aşmayı ve siyaseti yeniden toplumsal ve ahlaki zeminine oturtmayı amaçlayan bilinçli bir özgürlük arayışıydı.
Sudan örneğinde de görüldüğü üzere, Arap dünyasında devrimlerin çoğu askeri çatışmalar ve iktidar mücadeleleri arasında çözülürken; Rojava deneyimi özgürlüğü yalnızca bir rejimi devirmekle sınırlamayan, adaleti ‘zafer sonrasına’ ertelemeyen ve ulusal kurtuluşu insani ve toplumsal özgürlükten ayırmayan farklı bir model sundu.
Bu çerçevede Rojava Devrimi, yalnızca çatışmayı yönetme süreci değil; hayatın bütününü yeniden inşa etme girişimi olarak ele alındı. Bu yaklaşım, Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” paradigmasıyla kesişmektedir. Bu paradigma, ulus-devlete alternatif tarihsel bir ufuk önererek toplumu meşruiyet ve egemenliğin asli kaynağı olarak konumlandırır.
Rojava deneyiminin önemi, kusursuzluk iddiasından değil; devlet merkezliliği, erkek egemen silah ve karar tekeli ile toplumsal dönüşüm olmaksızın özgürlük inşa edilebileceği yanılgısını sorgulama cesaretinden kaynaklanır. Bu mücadele hattı, özgürlüğü yalnızca kontrol edilen coğrafi alanlarla değil; halkın kendi yaşamını yönetme kapasitesi, karşılıklı tanınma ve devrimi gündelik, ahlaki bir pratiğe dönüştürme gücüyle ölçer.
Kürt mücadelesinin yeniden okunması
2011’den bu yana Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşananlar yalnızca idari bir dönüşüm değildir; tarihsel krizlerin kesişiminde doğmuş çok katmanlı bir özgürlük projesidir. Devrimden özyönetim deneyimine geçiş, güvenlik boşluğunun dayattığı teknik bir düzenleme değil; bilinçli bir düşünsel ve siyasal tercihin sonucudur.
Bu tercih üç tarihsel krizin kesişiminde şekillendi:
*Kürtlerin Suriye devleti içindeki ulusal inkar ve dışlanmışlığı,
*Devrim ve savaşla birlikte merkezi otoritenin çöküşü,
*Arap merkezci ulus-devlet modelinin çoğulculuğu güvence altına alamayan yapısal tıkanması.
Bu bağlamda Kürtler, ayrılık ya da yeni bir ulus-devlet kurma sloganı yükseltmek yerine; çok kimlikli, adem-i merkeziyetçi ve toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı demokratik özyönetim modelini önerdi. Bu yaklaşım, Abdullah Öcalan’ın ulus-devleti tarihsel olarak şiddet ve dışlama üreten bir yapı olarak eleştiren perspektifiyle uyumludur. Onun yerine önerilen Demokratik Ulus modeli; ahlaki-politik toplum, taban demokrasisi ve kadın özgürlüğünü esas alır.
Bu nedenle özyönetim, devlete paralel bir yapı olarak değil; siyaseti aşağıdan yeniden kurma girişimi olarak anlaşılmalıdır. Komünler ve yerel meclisler aracılığıyla karar alma süreçlerinin topluma devri, yukarıdan dayatılan iktidar mantığına epistemolojik bir kopuş anlamına gelir.
Her şeye rağmen kırılganlıklar barındıran bu deneyim, devrimi askeri bir olay olmaktan çıkarıp; toplumsal ve ahlaki içerikli gündelik bir pratiğe dönüştürme çabasını temsil etmektedir.
Kürt kadını: Çatışmanın kıyısından anlam devriminin merkezine
Kürt kadını, Rojava deneyiminde yardımcı bir aktör ya da sembolik bir figür değil; siyasetin, toplumun ve mücadelenin yeniden tanımlanmasının kurucu öznesi olarak merkezi bir konumda yer aldı. Ataerkil yapılarla ve ulus-devlet mekanizmalarıyla pekiştirilen tarihsel dışlanmışlıktan, devrimin anlamını yeniden kuran etkili ve belirleyici bir özne konumuna doğru güçlü bir geçiş yaşandı.
Bu dönüşüm en somut biçimde Kadın Savunma Birlikleri (YPJ)’nin kuruluşunda görünür hale geldi. YPJ yalnızca paralel bir askeri yapı değil; kadının toplumu savunmadaki rolüne dair yeni bir bilinç düzeyinin ifadesiydi. Aynı zamanda “kurban/kurtarılan” ikiliğini aşan özgürlükçü bir söylemin inşasına katkı sundu. Kadınların hem savaş alanlarında hem karar mekanizmalarında aktif yer alması, toplumsal cinsiyet kalıplarını sarsarak ulusal özgürlüğü toplumsal ve insani özgürlükle bütünleştirdi.
Siyasal ve idari düzlemde ise eşbaşkanlık sistemi, erkekliğin iktidar tekelini kırmaya dönük kurumsal bir mekanizma olarak şekillendi. Kadın ve erkeğin eşit temsili bir ‘yasal lütuf’ ya da sembolik düzenleme değil; siyasal işleyişin yapısal koşulu haline geldi. Kadın kurumları – Kongra Star, kadın meclisleri ve Jinwar deneyimi – tabandan yükselen, kadınların ihtiyaç ve deneyimlerinden beslenen bir siyaset üretiminde belirleyici rol oynadı. Böylece özel alan ile kamusal alan, gündelik hayat ile siyasal pratik arasındaki kopukluk yeniden kuruldu.
Bu hat, Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğünü her gerçek özgürlük projesinin merkezine yerleştiren tezleriyle doğrudan kesişir. Abdullah Öcalan’a göre kadının tarihsel olarak bastırılması, en eski sömürgecilik biçimidir; bu zincirin kırılması, ulusal, sınıfsal ya da dinsel tüm diğer tahakküm biçimlerinin çözülmesinin ön koşuludur. Bu nedenle kadın devrimi, Demokratik Ulus paradigmasının sonucu değil; kurucu şartı ve etik ruhudur.
Saç örgüsü: Anlamın politikası
Kürt deneyiminde “saç örgüsü” (zülfe/örgü), folklorik ya da estetik bir detay olmanın ötesine geçerek yoğun bir kültürel-politik işarete dönüşür. Direnişin, kimliğin ve beden üzerinde yeniden söz sahibi olmanın sembolüdür.
Baskı dönemlerinde kadınlığın kırılması gereken bir göstergesi olarak hedef alınan saç örgüsü, burada sessiz bir direniş pratiği ve anlamın politikası haline gelir. Bu sembol, Kürt kadınının tarihsel sürekliliğini ve savaş ile şiddetin dayattığı kopuşa karşı özne olarak var olma ısrarını temsil eder.
Bu dönüşüm, Abdullah Öcalan’ın “zihniyet devrimi” olarak adlandırdığı kavrayışla uyumludur: Kültürel dönüşüm, siyasal dönüşümün sonucu değil; ön koşuludur. Basit bir kültürel unsurun derin özgürlükçü bir içeriğe kavuşması, devrimin yalnızca askeri ya da idari değil; anlam üretim süreci olduğunu gösterir.
Sonuç olarak Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşanan süreç, bölgede nadir görülen siyasal ve toplumsal bir devrim niteliği taşır. Kürt kadını bu devrimin süsü değil; omurgasıdır. Saç örgüsü ise estetik bir ayrıntı değil; direniş hafızasıdır.
Bu çerçevede saç örgüsü, konuşmaların ve bildirilerin ötesinde bir siyasal dil olarak okunabilir; devrime hem etik hem estetik bir boyut kazandıran alternatif bir anlatım biçimi olarak.
Son anlaşma
29 Ocak 2026’da ilan edilen anlaşma, bölgesel ve uluslararası düzlemde güç dengelerinin yeniden kurulduğu; klasik ulus-devlet modelinin dışındaki deneyimlerin kuşatma altına alınmaya çalışıldığı baskılı bir konjonktürde ortaya çıktı. Bu nedenle anlaşma, yalnızca diplomatik bir metin olarak değil; aşağıdan inşa edilmiş bir toplumsal deneyimin nasıl konumlandırılacağı sorusu üzerinden okunmalıdır.
Zira Rojava deneyimi, meşruiyetini yukarıdan tanınmadan değil, aşağıdan biriken toplumsal örgütlenmeden almış; toprağı kontrol etmekten önce toplumu korumayı esas almıştır. Oysa anlaşmaların doğası gereği siyasal aktörleri temsilciler düzeyine indirgeme ve toplumsal yapıları ikincilleştirme eğilimi vardır. Buradaki temel gerilim de tam olarak budur: Anlaşma, deneyimi devlet ya da geçici otorite çerçevelerine entegre etmeye yönelirken; Demokratik Ulus projesi bu çerçeveleri aşmayı, fakat ayrılık yanılsamasına da düşmemeyi hedefler.
Dolayısıyla asıl mesele, metnin kendisinden ziyade toplumun – özellikle de kadınların – kazanımları koruma ve deneyimi içeriğinden arındırmaya dönük girişimlere karşı direnme kapasitesidir.
Anlaşma dikkatle okunduğunda, ortada ne kesin bir siyasal yenilgi ne de nihai bir zafer olduğu görülür. Daha çok, güç dengelerinin dayattığı zorunlu bir yeniden konumlanma söz konusudur. Kürt bölgelerinin özgünlüğünü ve mücadelenin kazanımlarını korumak, anlaşmanın en kritik boyutunu oluşturur. Metinde yer alan ‘Kürt bölgelerinin özgünlüğünün korunması’ ifadesi, açıkça ilan edilmese de fiili bir idari tanınmaya kapı aralamaktadır.
Bu ifade, adının federasyon olup olmamasından bağımsız olarak, gerçekçi bir adem-i merkeziyetçi yapının zeminini oluşturabilir. Aynı zamanda Kürt siyasal projesinin gelecekteki evrimine açık bir alan bırakır.
Siyasal düzlemde ise Kürt liderliği, projenin tasfiyesini önlemeyi, tümden çöküş riskine tercih etmiştir. Mazlum Abdi’nin ‘Her istediğimizi elde etmedik ama en kötüsünü engelledik. Projenin tüm biçimini değil, özünü koruduk’ ve ‘Uğruna devrim yaptığımız hedefler için mücadele sürmelidir’ yönündeki açıklamaları; silahlı mücadele evresinden uzun soluklu siyasal mücadele aşamasına geçişin ilanı niteliğindedir.
Bu çerçevede anlaşma, bir güvenlik ve zorunlu siyasi düzenleme olarak ateşkesi ve yerinden edilenlerin dönüşünü mümkün kılmış; ancak nihai bir çözüm sunmamıştır. Bundan sonraki aşama, Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ulus perspektifi doğrultusunda, siyasal partileri ve sivil güçleri kapsayan geniş bir demokratik cephe inşa etmeyi gerektirir. Amaç, hem Suriye’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya dönük projelere karşı durmak hem de demokrasi ve güvenli yaşam talep eden Suriye halklarının ortak zeminini güçlendirmektir.
Rojava deneyimi – özyönetim pratiği ve Kürt kadınının kurucu rolüyle birlikte – yalnızca otoriterliğe karşı bir direniş değil; onun kültürel ve toplumsal köklerini söküp atmaya yönelen bir devrim modeli sundu. Bu devrim, güce olduğu kadar anlama; siyasete olduğu kadar ahlaka yatırım yaptı.
Bugün kırılgan uzlaşmalar çağında temel soru şudur: Anlamın devrimi müzakere masasında korunabilir mi? Kürt deneyimi kesin bir yanıt sunmaz; fakat şunu gösterir: Gerçek direniş yalnızca varlığını sürdürmek değil, kendi özüne yabancılaşmamaktır.
Bu noktada Kürt kadını – biriktirdiği bilinç, örgütlenme ve tarihsel deneyimle – bu ufkun en güçlü güvencesi olmaya devam etmektedir. O, yalnızca bir devrimin öznesi değil; kuşatma ve içeriksizleştirme girişimlerine karşı direniş ahlakının da taşıyıcısıdır.
*Sudanlı akademisyen ve araştırmacı