İran’da kamusal yaşam: Kadınlar kentin neresinde?

İran'da sokaktan parka, iş yerinden ulaşım ve eğlence alanlarına kadar kamusal yaşam erkeklerin hakimiyetinde. Ataerkil kent düzeni kadınların yalnızca nerede değil, günün hangi saatlerinde var olabileceğini de belirliyor.

SARE POURKHAZRİ

Kirmanşan – Bir benzin istasyonunda erkekler, araçlarının depolarını doldurmak için sırayla bekliyor. Biraz ileride, parkın spor aletlerinin bulunduğu bölümde birkaç orta yaşlı erkek spor yaparken, bisikletlerini kenara bırakan diğer erkekler de aletleri kullanmak için sırada bekliyor. Bu alanın yakınında yaklaşık 10 dükkandan oluşan bir sıra bulunuyor. Dükkan sahiplerinin tamamı erkek ve bir araya gelerek yüksek sesle park yeri sorununu tartışıyor. Dükkanlardan biri berber. Bir erkek sandalyede otururken, berber dikkatle saçını kesiyor. Birkaç adım ileride ise bir bodrum katının girişi görülüyor. Başınızı biraz eğdiğinizde içerisi görülebiliyor. Şortlu ve üstleri çıplak onlarca erkek spor yapıyor. Meraklı bir kızın kendilerine baktığını fark ettiklerinde ise hiç çekinmeden bedenlerini sergilemeye, gülmeye ve şakalaşmaya başlıyorlar.

Kadınlar kamusal yaşamın neresinde?

Peki bu küçük günlük yaşam tablosunda kadınlar nerede? Günün farklı anlarını gösteren böyle bir sahnede kadınların izine dahi rastlanmaması nasıl mümkün olabilir? Kadınlar toplumun neredeyse yarısını oluştururken, neden bu alanların hiçbirinde en küçük bir kadın varlığı görülmüyor? Bu yokluk tesadüf değil, toplumsal gerçekliğimizin bir parçası. Toplumun inşasında rol oynayan insanların yarısı, birçok kamusal alandan fiilen dışlanmış durumda. Kentsel çevreler, eğlence alanları, ulaşım güzergahları ve hatta en temel günlük yaşam olanakları, sanki erkekler için tasarlanmış gibi düzenleniyor. Erkek bedeni, erkek ihtiyaçları ve kesintisiz erkek varlığı esas alınıyor. Böyle bir ortamda kadın yalnızca görünmez hale gelmiyor, adeta bu alanlarda bulunmaya davet edilmiyor.

Bu tablo abartılı görünebilir. Ancak toplumsal gerçeklik, kadınların kamusal alanların büyük bölümünden geçici bir varlık dışında eşit biçimde yararlanamadığını, bazı yerlerde ise taciz korkusu nedeniyle kısa süreliğine bile bulunmaktan kaçındığını gösteriyor. Bu kısıtlama farklı alanlarda görülüyor: Kadın güzellik salonları perde ve örtülerin arkasına gizleniyor, kadın spor salonları dışarıdan ayrıştırılıyor. Parklarda ise bisiklete binmek ve spor aletlerini kullanmak büyük ölçüde erkeklerin kullanımında.

Taksilerde de benzer bir tablo var. Teması en aza indirmek için kendini kapıya yaslayan bir kadın, yanında daha fazla alan kaplayan bir erkeğin oturduğu koltukta yolculuk ediyor. Bu, mekansal eşitsizliğin basit bir örneği. Sokaklarda ve iş piyasasında da erkeklerin araç kullanımı, meslekler, eğlence alanları ve toplumsal yaşama katılım olanaklarındaki payı daha yüksek. İlk bakışta sıradan görünen bu göstergeler bir araya geldiğinde toplumsal ve kentsel yapıların kadınları toplumda özgürce var olmaktan ve eşit deneyim yaşamaktan nasıl uzaklaştırdığını ortaya koyuyor.

Kent erkeklerin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor

Güvenlik nedeniyle ismini paylaşamadığımız bir kadın hakları aktivisti, konu hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Kamusal alanların çok büyük bir bölümü fiilen tamamen erkeklerin kullanımında. Bu alanların resmi ve açık biçimde kadınlara yasaklanmış olması gerekmiyor. Ancak toplumsal, kültürel ve güvenlik koşulları öyle şekillenmiş ki kadınların bu alanların çoğunda bulunması zor, sınırlı hatta imkansız hale gelmiş durumda. Dağlar, doğa, ormanlar, göller ve yüzlerce benzer alan görünüşte özgür ve kamusal alanlar. Ancak gerçek şu ki hiçbir kadın bu ortamlarda tek başına ve endişe duymadan bulunamıyor. Yollara baktığımızda sürücülerin yaklaşık yüzde 90’ının erkek olduğunu görüyoruz. Kentsel alanlarda da birçok yer kadınlar için fiilen kullanılamaz durumda.

‘Kamusal alanların büyük bölümü kadınlara kapalı’

Kadınlar yalnızca nüfusun yoğun olduğu ya da kent merkezinde bulunan az sayıdaki bölgede görece daha güvenli hareket edebiliyor. İstihdam verilerine baktığımızda ise İran’daki işlerin yaklaşık yüzde 90’ının erkeklerin elinde olduğunu görüyoruz. Bu da kadınların büyük bölümünün iş yeri olarak kabul edilen hiçbir ortamda bulunmadığı anlamına geliyor. Öte yandan daha önce de belirttiğim gibi, eğlence ve kamusal alanların büyük bir bölümü de kadınların erişimine kapalı hale gelmiş durumda. Tüm bu koşullar, kadınların toplumun geniş kesimlerinden fiilen dışlandığını ve varlıklarının evle sınırlandırıldığını gösteriyor.”

Gün batınca kadınlar için kent de kapanıyor

Ataerkillik yalnızca kadınların bazı mekanlarda bulunmasını kısıtlamıyor, aynı zamanda ne zaman bulunabileceklerini de belirliyor. Gün batımı birçok kadın için eve dönüş ve kamusal alandaki varlığın sona ermesi anlamına gelirken, erkekler benzer bir sınırlamayla karşı karşıya kalmıyor. Görünüşte kentsel alanlar herkesin kullanımına açık şekilde tasarlanmış olsa da ulaşım güzergahlarından aydınlatmaya, sokakların çevresindeki kullanım alanlarına kadar birçok unsur erkeklerin varlığını kolaylaştırırken, kadınları daha fazla kısıtlama ve güvensizlikle karşı karşıya bırakıyor. Bu durum, yıllardır sürdürülen erkek merkezli kent planlamasının bir sonucu. Aynı zamanda kadınların kentte nerede ve ne zaman bulunabileceğinin dahi ataerkil yapılar tarafından şekillendirilebildiğini gösteriyor. Bu tablo, kadınların eşit biçimde var olma ve eşit haklardan yararlanma mücadelesinin önemini bir kez daha ortaya koyuyor.