Av. Halise Dakalı: Umut Hakkı'nın tanınması barış sürecinin önünü açar

ÖHD üyesi Avukat Halise Dakalı, Umut Hakkı'nın yalnızca infaz hukukuna ilişkin bir düzenleme olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek, bu hakkın yasal statüye kavuşmasının Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından kritik önemde olduğunu söyledi.

ARJİN DİLEK ÖNCEL

Amed - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2014 yılında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan hakkında verdiği kararda, “Umut Hakkı”nın ihlal edildiğine hükmetti. Ancak aradan geçen 12 yıla rağmen Türkiye, kararı uygulamaya yönelik herhangi bir adım atmadı.

Bu süreçte insan hakları ve hukuk örgütleri, demokratik siyasi partiler ile kamuoyu, “Umut Hakkı” kararının uygulanması için çeşitli girişimlerde bulundu.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AK BK), 9-11 Haziran 2026 tarihlerinde Strasbourg’da İnsan Hakları Toplantıları’nın (Droits de l'Homme) 1563’üncü oturumunu gerçekleştirdi.

Toplantı öncesinde insan hakları ve hukuk örgütleri ile 10 baro, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’ye yönelik kararlarının uygulanması ve Abdullah Öcalan ile diğer siyasi tutuklular hakkındaki “Umut Hakkı” kararının hayata geçirilmesi talebiyle AK BK’ye bildirim sundu.

Bildirimde bulunan kurumlar arasında yer alan Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi Avukat Halise Dakalı, “Umut Hakkı”nın uygulanmasının önündeki engelleri ve bu hakkın tanınmasının neden önemli olduğunu değerlendirdi.

‘Umut Hakkı’nın uygulanmasının önündeki temel engel siyasi nedenlerdir’

 

Halise Dakalı, Umut Hakkı’nın Türkiye'de uygulanmasının önündeki engellerin her ne kadar “iç mevzuattaki yasal düzenlemeler olarak görülse de” bu sorunun altında yatan esas nedenin siyasi engellemeler olduğunu vurguladı.

Halise Dakalı, “Gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bir arada değerlendirildiğinde, Umut Hakkı’nın uygulanmamasının asıl nedeninin siyasi olduğunu söylemek mümkün. Türkiye Anayasası'nın 90. maddesinde ‘usulüne uygun yürürlüğe konulmuş olan milletlerarası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğu ve bununla birlikte iç hukuktaki yasa ve düzenlemeleri ile uluslararası sözleşme hükümlerinin çatışması halinde uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağı’ düzenlenmiştir. Bu yönüyle Anayasa'nın 90. maddesi uluslararası sözleşmelerin ve bunların getirdiği yargı mekanizmasının kararlarının hem bağlayıcılığını tanımış olmakta, hem de normal hiyerarşisinde en üst norm olarak bir hukuki alan tanımış olmaktadır. Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve onun yargı mekanizması olan AİHM kararları tam da Anayasanın 90. maddesi kapsamında Türkiye açısından bağlayıcılık taşımaktadır” dedi.

‘Türkiye Devleti’nin 12 yıllık süreçteki sessizliği uluslararası hukukun açık bir şekilde ihlali’

Abdullah Öcalan şahsında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurunun değerlendirilmesi sonucunda 2014 yılında verilen “ihlal” kararının üzerinden yaklaşık 12 yıl geçmesine rağmen, ne yargı mekanizmaları ne de yasama organı tarafından herhangi bir somut adımın atılmamış olmasına vurgu yapan Halise Dakalı, “Bu durum engellemenin siyasi engelleme olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymakta” diye belirtti.

Halise Dakalı, şöyle devam etti: “Yine imzacı taraf devlet olarak AİHM kararlarını derhal uygulama yükümlülüğü bulunan Türkiye Devleti’nin 12 yıllık süreçteki sessizliğinin uluslararası hukukun açık bir şekilde ihlali olduğu tüm kamuoyunca kabul edilmektedir. Bu kapsamda Türkiye'nin ivedilikle yapması gereken şey Sayın Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat'ta başlatmış olduğu Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşması açısından da Umut Hakkı’nın yasal statüye ulaştırılarak, bir an önce Meclis’te gerekli yasal düzenlemelerin ortaya konulması olacaktır.”

AİHM’in Abdullah Öcalan şahsında vermiş olduğu iptal kararının önemli olduğunu belirten Halise Dakalı, “Bu karar ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası infaz rejiminin bir bütünen insan onuruna ve insanlık değerine aykırı olduğu tespiti yapıyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının infazı aslında 5275 sayılı yasada düzenleniyor. Sayın Abdullah Öcalan'ın da yargılanmış olduğu hukuka aykırı ve sözde bir yargılama neticesinde almış olduğu ceza ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası. Bu cezanın infaz rejimi Türkiye'de şu şekilde düzenlenmekte; ‘Kişinin infazı ölünceye kadar devam etmekte ve bu cezanın infazı sırasında kişinin bir gün tahliye olabileceği umudunu barındıran herhangi bir denetim mekanizması, hukuksal denetim mekanizması bulunmamakta.’

‘İnsanlık onuruna aykırı bir uygulama’

İşte AİHM tam da bu noktada kişinin cezasının infazı sırasında bir gün tahliye edilebileceği umudunu barındıran herhangi bir denetim mekanizmasının bulunmayışını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3. maddesiyle güvence altına alınan ‘İşkence ve kötü muamele yasağının ihlali’ olarak görmüştür. Bu uygulamanın ‘insanlık onuruna aykırı bir uygulama olduğunu, derhal Türkiye'nin bu konuda gerekli yasal değişiklikleri yaparak, ihlalin giderimini gerçekleştirmesi gerektiği’ yönünde bir karar vermiştir. Yani ihlalin karar gerekçeleri değerlendirildiğinde hem kanun yapıcı açısından insanlık onurunu esas almaları gerekliliğine vurgusu açısından, hem de Sayın Abdullah Öcalan şahsında binlerce tutsağın özgürlüğünün hukuki statüsünün güvenceye açılması, bunun önünün açılması açısından AİHM kararı çok kıymetli” değerlendirmesinde bulundu.

AK BK’nin sessizliği ne anlama geliyor?

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin bugüne kadar verilmiş olan ihlal kararının denetlenmesi noktasındaki sessizliğini de değerlendiren Halise Dakalı, “2014 yılında verilmiş olan bir ihlal kararı ve Türkiye'nin derhal bu ihlalin giderimi noktasında ivedilikle harekete geçmesi gerektiğine dair bir çıplak gerçek var ortada. Bunun denetim mekanizması olarak da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bulunmakta. Ancak 12 yıldır Türkiye'nin bırakın herhangi bir somut adım atmak, buna dair somut bir yol haritası dahi çizmemiş olması gerçekliği karşısında, komitenin gerekli denetim mekanizmalarını etkin işletmemesi liberal hukuk sistemlerinin, devletlerin siyasi iradesiyle şekillendiğini, uluslararası hukuk mekanizmalarında da hukukun araçsallaştırıldığını gözler önüne sermekte. Bizler gerek hak örgütleri olarak, gerek hukuk kurumları olarak, gerek yurttaşlar olarak her seferinde bunun altını çizerek Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin gerekli denetim mekanizmalarını etkin bir şekilde kullanmaya çağırdık” dedi.

‘Her alanda çabamız sürüyor’

Umut Hakkı için hem ÖHD’nin hem de diğer demokratik örgütlerin çeşitli başvuruları olduğunu hatırlatan Halise Dakalı, “Önceki yıllarda yaklaşık bine yakın avukatın Sayın Abdullah Öcalan'la İmralı'da görüşme talebiyle Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı başvurusu vardı. Sonuncusu ise 4 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ne, Türkiye'nin bu ihlal kararı çerçevesinde neler yaptığı ya da neler yapmadığının hatırlatmasını, bu denetim mekanizmalarının bir an önce işletilmesi için komiteyi harekete geçirmeye dair çalışmalarımız oldu.

Biz mücadele alanını sadece kamusal kurumlar veya uluslararası hukuk mekanizmaları nezdinde görmedik. Bu hakkın mücadelesi bizim açımızdan toplumsal bir mücadele. Sadece Abdullah Öcalan şahsında değil, bir toplumun özgürlüğünün açığa çıkması anlamını barındırıyor. Bu nedenle çabamız her alanda, sadece hukuk alanında değil sokaklarda, yürüyüşlerle, basın açıklamalarıyla, hapishanelerde gerçekleştirildi” şeklinde konuştu.

‘Yapısal engellerin aşılması noktasında bir mihenk taşı’

Umut Hakkı’nın yasal statüye bağlanmasının sadece bir bireysel hak, ya da infaz hukukunu ilgilendirmediğini söyleyen Halise Dakalı, “Bu değerlendirme açıkçası çok dar bir yerden bakmak anlamına gelecek. Oysa ki bununla birlikte Umut Hakkı’nın yasal statüye kavuşması meselesinin barışın ve demokratik çözümün önündeki yapısal engellerin aşılması noktasında bir mihenk taşı olarak görmek gerekiyor.

Türkiye'de Kürt sorunu başta olmak üzere, demokratik süreçlerin hiçbirinin güvenlikçi politikalarla değil, diyalog, müzakere ve toplumsal uzlaşı zemininde çözülmesi gerekmekte. Bu kapsamda yaklaşık yarım asırdır süren çatışmalı sürecin sona erdirilmesi noktasında Sayın Abdullah Öcalan'ın baş müzakereci ve etkili bir siyasi aktör olma rolü tüm taraflarca kabul görmüş bir gerçek. Bu nedenle onun düşüncelerinin dışarıya ulaşabilmesi, toplumla iletişim kurabilmesi hem sürecin başarıya ulaşabilmesini sağlayacak, hem de demokratik siyasetin önünü açan bir kavuşum noktası olacaktır” dedi.

Halise Dakalı konuşmasını şöyle tamamladı: “Barış ve Demokratik Toplum sürecinin en temel şartı tarafların birbiriyle uzlaşı zeminini sağlayabilmesi ve gerekli iletişim kanallarının oluşturabilmesidir. Umut Hakkı’nın yasal statüye kavuşturulması bir yönüyle hukuk devleti ilkesine olan inancın da güçlenmesini sağlayacak. Türkiye'nin demokratikleşmesinin, Türkiye ile birlikte Ortadoğu halklarının demokratikleşmesinin önünü açması açısından çok kıymetli.”