Emperyalizm çağında kriz ve sağ siyasetin yükselişi
Küresel kapitalizmin yapısal krizi ve artan jeopolitik gerilimler, dünya genelinde sağ siyasetin güçlenmesine zemin hazırlıyor. İran’da da görüldüğü gibi dış baskıların artması içeride kadınlar ve toplum üzerindeki baskıyı derinleştiriyor.
ROJDA ROJHİLATÎ
Haber Merkezi - Küresel kapitalizm, artık klasik “durgunluk” ya da “döngüsel kriz” kavramlarıyla açıklanamayacak bir aşamaya girmiş durumda. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey, belirli bir sektörün ya da bir ülkenin krizi değil; kapitalizmin bütünsel krizidir. Bu kriz, değer dolaşımındaki tıkanmayla başlamış, finansal–hayali düzeyde birikmiş, ulus-devletler düzeyinde bütünlüğün çözülmesine yol açmış ve bugün jeopolitik düzeyde merkezsiz, hegemonik olmayan çatışmalar biçiminde ortaya çıkmıştır.
Yeni düzen inşası ve engeller
Bu durum, dünyayı “hegemonyasız emperyalizm” olarak adlandırılabilecek bir evreye taşımıştır. Bu aşamada büyük güçler hâlâ egemenlik araçlarına sahiptir, ancak artık düzen kurma kapasitesine sahip değildir. ABD güç sahibidir fakat küresel düzeni kurma yeteneğini kaybetmiştir; Çin yükseliştedir ancak henüz hegemon değildir; Rusya çatlaklar yaratmaktadır ama yeni bir düzen inşa edememektedir; Avrupa ise parçalı ve merkezsiz bir görünüm arz etmektedir. Bu tabloda küresel sermaye egemendir ancak bütünlüklü değildir; ulus-devletler ise egemenlik araçlarıdır fakat düzeni yeniden üretememektedir.
Bu yapı içinde, bir dönem ABD hegemonyası altında toplumsal ve ekonomik düzenleyici rol üstlenen ulus-devletler, bugün hegemonik boşlukta savrulmaktadır. Ne ekonomik krizi yönetebilmekte, ne toplumsal bütünlüğü yeniden kurabilmekte ne de küresel sermaye ile kendi toplumları arasında arabuluculuk yapabilmektedirler. Bunun sonucu, ulus-devletlerin yapısal zayıflığıdır. Bu zayıflık geri çekilme şeklinde değil; güvenlikçi politikalar, düşman yaratma ve savunmacı milliyetçilik biçiminde ortaya çıkmaktadır. Zayıf ulus-devlet, varlığını sürdürebilmek için sertleşir; bu sertlik bir güç göstergesi değil, krizin ifadesidir.
Dış baskının artışı ve içeride sağın güçlenmesi
Bu çerçevede, bugün İran’daki durumu da bu küresel krizin parçası olarak değerlendirmek gerekir. Emperyalizm ile İran kapitalizmi arasındaki gerilim, ne yalnızca ahlaki bir çatışma ne de sınırlı bir siyasi anlaşmazlıktır; bu, kapitalizmin bütünsel krizinin bir momentidir. Emperyalist sistemin dışında konumlanan İran kapitalizmi, hegemonyasız emperyalizmin yapısal baskısıyla karşı karşıyadır. Bu baskı, yeni bir düzen kurmaktan ziyade eski düzenin çözülüşü anında güçlerin yeniden dağıtılmasına yöneliktir. Bu nedenle dış baskılar, bir “geçiş” yaratmak yerine, içeride güvenlikçi politikaları, siyasal tıkanmayı ve sağ güçlerin güçlenmesini beraberinde getirir. Krizin mantığı budur: Dış baskı arttıkça içerde sağ güçler güçlenir.
Bu süreç, İran’da tarihsel bir gerçeklikle birleşmektedir: İran’daki kapitalist yapı, kuruluşundan itibaren eşitlik, adalet ve özgürlük perspektifi taşıyan sol hareketi sistematik biçimde bastırmıştır. Bu bastırma, geniş tutuklamalar, siyasi tasfiyeler ve solun faaliyet alanının daraltılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu durum geçici değil, kapitalizmin kuruluş sürecinin yapısal bir parçasıdır. Solun tasfiyesi, sağ güçlerin –dini, milliyetçi ya da liberal– rakipsiz biçimde büyümesine zemin hazırlamıştır.
Bugün bu tarihsel tasfiye, dış emperyalist baskılarla birleşerek etkisini artırmaktadır. Dış baskı sağ güçleri zayıflatmak yerine güçlendirir; çünkü ulus-devlet tehdit anında güvenlikçi reflekslere yönelir. Bu da siyasal alanı daha da daraltır ve sağın güçlenmesine alan açar. Bu süreç, küresel krizin genel mantığıyla uyumludur: Kriz derinleştikçe sağ güçler güçlenir.
Sistem korku ve kriz yaratır
Küresel ölçekte de benzer bir tablo söz konusudur. Göç olgusu, savaşlar, ekonomik çöküş, iklim krizi ve siyasal istikrarsızlığın doğrudan sonucu olarak dünya siyasetinin merkezine yerleşmiştir. Kapitalizm, “entegrasyon” kavramını çarpıtarak onu asimilasyon ve kontrol aracına dönüştürmüştür. Ulus-devletler göçmenleri toplumun bir parçası olarak değil, bir “tehdit” olarak sunmaktadır. Bu durum, aşırı sağ hareketlerin yükselişine zemin hazırlamaktadır. Sağ siyaset, korku üzerinden beslenir; kriz içindeki kapitalizm ise sürekli korku üretir: göçmenden korku, ötekinden korku, güvensizlik korkusu ve çöküş korkusu. Bu korkular siyasal araçlara dönüşür.
İran’da da benzer dinamikler işlemektedir. Ekonomik kriz, toplumsal güvensizlik, dış baskı ve siyasal tıkanma, sağ güçlerin yükselişini beslemektedir. Bu güçler, güvenlik, düzen ve kimlik söylemleri üzerinden siyasal alanı daraltmakta; eşitlik, özgürlük ve birlikte yaşam imkanlarını sınırlamaktadır. Bu ortamda, zaten bastırılmış ve örgütsel gücü zayıflamış olan sol, daha da marjinalleşmekte ve yeniden güç kazanma imkanını kaybetmektedir.
Kadınlar üzerinde artan baskı
Bu süreç yalnızca siyasal değil, toplumsal ve cinsiyet boyutlarıyla da kendini göstermektedir. Sağın yükselişi, çoğu zaman “geleneksel düzen”, “çekirdek aile” ve sabit cinsiyet rollerinin yeniden dayatılmasıyla birlikte ilerler. Kadın bedeni ve yaşamı, siyasal kontrolün merkezine yerleştirilir. Giyim, doğurganlık, toplumsal rol ve hareket özgürlüğü üzerindeki denetim artar. Sağ güçler güçlendikçe kadınlara yönelik baskı da artar; bu, yapısal bir olgudur.
Bu koşullar altında gerçek alternatif, “demokratik entegrasyon” perspektifinde ortaya çıkar: eşitlik temelinde birlikte yaşam, kimliklerin korunması, katılımcı demokrasi ve tabandan örgütlenme. Bu yaklaşım, yalnızca göç krizine değil, kapitalizmin genel krizine ve kadınlara yönelik baskıya da bir yanıt sunar. Çünkü ancak eşitlik, özgürlük ve çeşitlilik temelinde kurulan bir toplumsal yapı, sağın yükselişine, otoriter ulus-devlete ve hegemonik olmayan emperyalizme karşı etkili olabilir.
Korkunun egemen olduğu bir dünyada, sağ siyaseti geriletebilecek tek yol; ortak yaşamı, özgürlüğü ve eşitliği esas alan bir siyasetin yeniden inşa edilmesidir. Bu yeniden inşada ise kadınlar merkezi bir rol oynamaktadır.