Rojda Yıldız: Toplumun kendini savunması daha gerçek ve sonuç alıcıdır
Toplumu ahlaki çözüntüye götüren süreci “faşizimle” açıklayan Jineoloji Akademisi Üyesi Rojda Yıldız, çözümün öz savunma olduğunu belirterek, “Savunmayı sadece hukukla bağdaştıramayız. Toplumun kendi savunması daha gerçektir. Daha sonuç alıcıdır” diyor.
ARJİN DİLEK ÖNCEL
Amed - Ülkede eksilmeyen ve artarak yaşamın her alanına sirayet eden şiddet olayları, farklı boyutlarıyla yeniden tartışılıyor.
Yıllardır Kürt kadınları üzerinden sistematik bir şekilde sürdürülen erkek-devlet şiddeti, 1990’lı yıllarda Kürt ve politik kadınları katletme eylemlerinden biraz daha farklı olarak kadınlara tecavüz ederek, intihara sürükleyerek, ya da özel savaş kapsamında kimliğinden uzaklaştırarak, bunu başaramadığında da katletme şeklinde yürütülüyor.
Bu noktada İpek Er’in uzman çavuş Musa Orhan tarafından tecavüze uğraması ve intihara sürüklenmesinin ardından bıraktığı mektubu hatırlayalım. Mektubunda, “Musa Orhan bana tecavüz etti. Ben ağladım. ‘kimse sana inanmaz, bana bir şey olmaz, sahipsizsin’ dedi” ifadeleri yer alıyordu.
Adalete ulaşamayan İpek Er, 16 Temmuz 2020’de yaşamını yitirdi. Devlet gücünü arkasına almış faillerin Kürdistan’da işlediği suçlarda İpek Er ilk ve son değildi.
Aynı yıl Gülistan Doku da kaybedilmiş aradan geçen 6 buçuk yıl sonra, aynı güç odakları tarafından katledildiği ve kentin Valisi tarafından suç delillerinin organizeli bir şekilde yok edildiği açığa çıktı.
2014 yılında ise Amed’de kaybolan 8 yaşındaki Narin Güran, 19 gün süren aramalar sonucu Eğertutmaz Deresi'nde çuval içinde ölü bulundu. Adli Tıp raporuna göre Narin katledilmişti. Narin’in ölümü ve dava süreci bir sistemin çürümüşlüğünü bir kez daha gözler önüne serdi. Riha ve Mereş’te yaşanan okul saldırıları ise eğitim sistemi, ülkedeki şiddet kültürünün körüklenmesi ve güvenlik politikalarını yeniden tartışmaya açtı.
Devlet ve iktidardan güç olan failler kadın ve çocukları katlediyor, failler aynı güçle delilleri yok ediyor, yargı mekanizmaları işletilmiyor, demokratik toplum susturuluyor, şiddet normalleştiriliyor. Sonuç olarak Türkiye bir kadın ve çocuklar mezarlığına dönüştürülüyor.
Peki, bu şiddet olaylarının altında yatan temel nedenler nelerdir? Özellikle Kürt coğrafyasında şiddet nasıl meşrulaştırıldı?
Jineoloji Akademisi Üyesi Rojda Yıldız, kadın ve çocukların katledilmesi, şiddetin normalleştirilmesi ve özel savaş politikalarını değerlendirdi.
‘Yaşam ekmekten daha ucuz’
Narin, Rojin ve Gülistan’ın katledilmesi ve okullardaki şiddet olaylarını hatırlatan Rojda Yıldız, “Çok uzun zamandır şiddet o kadar normalleşti ki, yaşamımızın her yerine sirayet etti. Nejmeddin Xulami’nin ‘Nan’ şarkısı geliyor aklıma. Orada ‘yaşam ekmekten daha ucuz’ diyor. Yaşananlara bakınca, yaşamın her şeyden daha ucuz olduğu bir süreci yaşıyoruz” diyor. Rojda Yıldız, özellikle Kürt coğrafyasında yaşanan ölümlerin ve kayıpların yeni olmadığını belirtiyor ve yıllardır yasa sürecinin daha yaşanmasına izin verilmediğini söylüyor. Gülistan Doku’nun katledilmesinin açığa çıkmasının ardından başlayan adalet mücadelesinin ailenin yas tutma hakkını dahi elinden aldığını belirtiyor.
Rojda Yıldız, bu durumu şöyle açıklıyor: “Kürdistan coğrafyasında yas kültürü çok geniş bir anlam ifade eder. Ama bir de üstüne böyle katili belli olduğu halde açıklanmayan ya da cenazesine ulaşamayan o kadar insan var ki, ondan dolayı acıyı her gün yaşarlar. Yas tutamazlar, belki de durup o acıyı hissetmek gerekiyor, insani olanı hissetmek gerekiyor.”
‘Şiddet nasıl bu kadar normalleşti?’
Dêrsim’de bir genç kadının önce kaybedilmesi ardından katledilmesinin detaylarının ve faillerinin yanı sıra, Rojda Yıldız, “Neden böyle bir sürece girildi? Neden bu cinayetler bu kadar normalleştiriliyor, bilinmesine rağmen gizleniyor ya da neden siyasete alet ediliyor?” sorularının da üzerine gidilmesini öneriyor.
Şiddetin tarihsel olarak günümüzü nasıl etkilediğini şöyle anlatıyor: “Gülistan organize bir suç örgütü tarafından katledildi. Bu günümüzde yaşanan bir katliam. Geçmişi hatırlayın, Dêrsim Katliamı, yani Dêrsim isyanını başlatan süreç bir kadına yönelik taciz olmuştu. Bu taciz olayı üzerine halk ayaklandı. Bir isyan zaten başlayacaktı ama kıvılcımı bu olay oldu. Sadece liderlerinin öldürülmesiyle değil, bir kadına el uzatılmasıyla başladı. Ve o isyan sonrası binlerce insan katledildi. Binlerce kadın askerlerin eline geçmemek için kendilerini uçurumdan attılar.
Toplu mezarlar, kan akan dereler
Sonra insanlar toplu mezarlara gömüldü. Çoğunun cenazesine hala ulaşılamadı ve o cenazelerin üzerine binalar, evler inşa ettiler. Kentte oturduğunuz her yerde, ‘Acaba şu an oturduğum yerin altında kaç insan cenazesi var’ diye düşünmeden edemiyor. Bu Alevilere yapıldı, bir de Ermeniler katledildi bu coğrafyada. İstanbul'un göbeği olarak bilinen Taksim'de Ermeni mezarlığın üzerine kurulmuş bir turizm merkezi var. Murat suyuna bakarken o doğal güzelliğinde bir anda faili meçhullerin oradan atıldığını hatırlıyoruz. Coğrafyanın her yerinde insan kanı var. Ünye’de bir ilkokulun yanında askeriye var, ilçeye giden Kürtlerin defnedildiği bir mezarlığın üzerine inşa edildiği söyleniyor. Her yanın altında bir mezarlık var.”
‘Yaşatılanlar bir toplumu ahlaki çöküntüye götürüyorsa orada faşizm vardır’
“Geçmişle yüzleşmek” vurgusu yapan Rojda Yıldız, hafızanın tazelenmesi daha sonra temizlenmesi için yüzleşmenin şart olduğunu belirtiyor.
Rojda Yıldız, “Ölüme rağmen mücadelenin devam ettiği bir coğrafyada kadınların öldürülmesi, cenazelerinin gizlenmesi, tecavüze uğramaları ve buna karşı sessizlik bana, ‘Kırmızı Pazartesi’ eserini hatırlatıyor. Ancak bu yaşananların faşizmle bağını kuruyorum. Faşizm illa bir kamp kurmakla alakalı değildir. İnsanları bir kampa koyup, tek tek öldürmekle alakalı bir şey değildir. Bu da bir faşizmdir. Bir kamp kurulmasına ihtiyaç yok ki. Ya da toplu bir şeyin yapılmasına gerek yok ki. Bir toplumu ahlaki çöküntüye götürüyorsa, politik refleksini zayıflatıyorsa orada faşizm vardır” değerlendirmesinde bulunuyor.
‘Önce ötekileştirilme sonra normalleştirilme başladı’
Şiddetin toplumda normalleştirilmesini tarihi olaylar üzerinden örnekler vererek anlatmaya devam ediyor: “Örneğin Yahudi ya da Romen soykırımı yapıldığında Almanların ses çıkmadı. Kürt ve Ermeni’nin mezarlarının üzerine ev yaptılar ses çıkmadı. Bir gerilla cenazesi teşhir edildi herkes ‘teröristtir’ dedi. Ya da bir Kürttür, faili meçhul olabilir. Ya da bir çocuk anne karnında katledildiği zaman zaten büyüyünce terörist olacaktı denildi. Ama bugün içimizdedir, faşizm budur. Önce ötekiden başlar, sonra tüm topluma sirayet eder. Yaşananlar faşizmle de alakalı, milliyetçiliğin bu kadar ilerlemesiyle de alakalı bir durumdur. Cinsiyetçiliğin bu kadar artması ile ilgili bir durumdur. Önce ötekileştirme sonra normalleştirilme başlıyor.”
‘Özel savaşın temeli kişinin yaşamının değersizleştirilmesiyle başlıyor’
Özel savaş politikalarını da değerlendiren Rojda Yıldız, ahlaki değerleri yok ederek başladığını belirtiyor. Rojda Yıldız, “Bir ahlaki değerimiz varsa önce kendimizden başlarız. Sur’da 12-13 yaşında on çocuk başka bir çocuğu dövüyordu. Oradan geçen kimse müdahale etmedi. Biz müdahale ettik, sonra herkes toplanmaya başladı. Bazen ‘dur’ demeyi bilmek gerekiyor. Refleksizlik dediğimiz budur. Bazen bir insan yere düştüğünde kaldırdığımızda büyük bir minnetle bize yaklaşıyor. Çünkü kimse kaldırmıyor. Yüzlerce insan geçiyor ama kaldırmıyor. Bu kadar değersizleştirme durumuyla ilgili bir şeydir. Değersizlik hissi güçlüdür. Özel savaş politikasının en büyük oluşturduğu çatlaklardan biridir. Değersizlik ya da bu değersizliği büyük bir böyle kahramanlıkla ya da çok marjinal olmakla doldurmaya çalışan bir kitle var. Değersizlik hissi çok gelişmiş. Ama Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş cinayetlerine karşı eksik ya da fazla hep bir mücadele vardı. Doğru olan taraf da buydu. Bu nedenle hala umut kadınlarda” diyor.
Özel savaş olarak filmlerde Kürt tiplemeleri
Özel savaşın dizi ve filmlerle de yürütüldüğünü kaydeden Rojda Yıldız, bu yapıtlarda Kürt kadının ele alınış biçiminin kadın kimliğine bir saldırı olduğunu ifade ediyor. Rojda Yıldız şöyle devam ediyor: “Kadın çaresiz, zavallı yansıtılıyor. Kürt olmayan bir erkek geliyor, genelde bir asker oluyor bu, onu kurtarıyor. Bir toplum ve kadın kimliği bu kadar aşağılanmaz. Bir toplum gerçeği bu kadar çarpıtılmaz. Zaten popüler kültürden bir beklentimiz yok. Ama bu kadar çarpık ilişkiler bu yapılar ile normalleştirilemez. Ve bu yapılar ne yazık ki izleniyor. Devlet tarihi de hep öyledir. Sürekli olarak bir lider, bir askerin tarihi anlatılır. Ama orada katledilip tecavüze uğrayan bir halk anlatılmaz, görülmez. Çünkü değersizlik dediğimiz şey budur. Bu bir özel savaş politikasıdır.”
Başta Kürtler olmak üzere toplumu toplum yapan değerlere yönelik saldırılara karşı nasıl bir mücadele yürütülmesi gerektiğine de işaret ediyor Rojda Yıldız ve “nan/ekmek” şarkısının hikayesini anlatıyor: “İran'la Irak savaşında özellikle Kürt bölgesinde daha fazla bir yoksulluk ve ölüm yaşandığı için o bölgeye atfen söylenen bir şarkı. İran'a Irak’ın bazı şehirlerine giriyor. Kadınlar yaşanacak krizlere karşı tandır ekmeği üretmeye başlıyorlar. Buldukları her yerde hemen tandır yapıp ekmek dağıtmaya başlıyorlar. Kadınlar hemen örgütleniyor, günlük ekmek dağıtılıyor, o ekmeği alırken insanlar ezilerek ölüyor. Savaş yaklaştığı gibi kadınlar çocuklarını ya da toplumunu savunmak için en azından ayakta tutabilmek için kutsal olanla başlıyor. Savaş anlatılır ama kadının tarihi çok anlatılmaz fakat kadının tarihi gerçektir, daha insanidir. Ve toplumun ilk sorununa değinir. Toplumun oradaki ilk sorunu açlıktır.
‘Nereden başlamak gerekiyor?’
Eğer bir mücadele yürütüleceksek önce ilki sorgulamak gerekiyor. İlk nereden başlamak gerekiyor? diye sormak gerek. Özel savaş politikası çok katmanlı olduğu için belki de her yerden her şeyi hayati görmek gerekiyor artık. Her sorun, her kriz kendi çözümünü yine toplumun içinde bulur. O ekmek mücadelesini yürüten kadınlar örneği onun için değerlidir. Bugün eğer devletin oluşturduğu bir toplumsal kriz varsa o zaman ilk elden toplumun kendi çözümünü kendisi üretmesi gerekiyor.”
Jineoloji krizlere nasıl çözüm sunuyor?
“Yaşanan toplumsal kriz ve çürümeye karşı bir kadın bilimi olarak Jineoloji nasıl bir çözüm öneriyor” sorusuna Rojda Yıldız şöyle yanıt veriyor: “Biliyorsunuz Jineolojiye Rojava sürecinde çok saldırı olmuştu. Şara yönetimi de ‘Jineolojiyi kaldırın’ diyordu. Sonuç olarak devlet bir erkek akıldır, bu bir gerçektir. Çünkü kadın enerjisi bu kadar katı olamaz. Bu kadar dogma olamaz, sürekli sorgular. Devlet aklı özelde çok dogmatiktir. Devletin bekası için her şeyi yapar. Her şeyi mübah görür. Jineoloji devlet aklını da inceler. Jineoloji, sadece cins olarak kadını ele almaz. Aynı zamanda yaşama dair olanı da ortaya çıkartır. Onun için halk ayaklanmaları, halk isyanları önemlidir. Toplumsal bütün reflekslere bakar ve çözümü orada arar. Jineoloji Dergisi’nin yeni sayısı barışı ele alıyor. Şiddet de konu başlıkları içinde olacak. Çünkü sorunun özüne iniyor.”
‘Mücadele gerçektir, toplum kendini savunma gücünü bulmalı’
Rojda Yıldız, öz savunma ve örgütlülüğünün saldırılar karşısında bir kalkan olacağını belirterek, konuşmasını şu sözlerle tamamlıyor: “Gülistan Doku’yu tanımadık belki ama yaşadıkları ve ölümü bir gerçektir. Yaşanan tüm kadın ve çocuk cinayetleri gerçektir. Ancak bu cinayetler kadar mücadele de gerçektir. Mücadeleyi kısıtlamak istediler. Oysa insanın en temel haklarından biri de savunma hakkıdır. Bunu sadece hukukla bağdaştıramayız. Bugün bir bitkinin bile kendini savunma durumu var. Onun için savunma hakkını tekrardan ele almak gerekiyor ama bunu sadece siyasetten, bürokrasiden ya da hukuktan beklersen zaten hata olur. Toplumun kendi savunması daha gerçektir. Daha sonuç alıcıdır. Bu savunmayı tekrar örgütlemeyle, dayanışma ile daha büyük bir birlik mümkündür. Bizim gerçeğimiz ve insanın temel hakkı olan yaşam, savunma hakkıdır. Kendini savunacak gücü insan kendisi bulacaktır.”