Savaşla hafızayı silmek istiyorlar: Ocak ayındaki katliam unutturulamaz
Ocak protestolarının “ABD ve İsrail bağlantılı” gösterilmesi, katliamı tartışmalı hale getiren bir propaganda stratejisi olarak değerlendiriliyor. Aktivist Şiva N., bu anlatının kolektif hafızayı silmeye yönelik olduğunu belirtiyor.
SARE PÛRXEZRÎ
Kirmanşan – Savaşın İran’da başlamasından bu yana hükümetin başlıca propagandalarından biri, ABD ve İsrail tarafından öldürülen sivillerin öne çıkarılması oldu. Kuşkusuz herhangi bir savaşta sivillerin ölmesi insani bir felaket ve kınanması gereken bir durumdur. Ancak burada dikkat çeken, hükümetin bu olayları ele alış ve kullanış biçimidir. Bu yaklaşımın amacı, kolektif hafızayı Ocak ayındaki kanlı olaylardan uzaklaştırmak ve kamuoyunu yeni gelişmelere yönlendirmektir.
Ocak ayında İslam Cumhuriyeti tarafından işlenen suç, bu yönetimin tarihindeki en benzeri görülmemiş katliamlardan biri olarak değerlendirilebilir; kısa bir süre içinde binlerce kişi acımasızca yaşamını yitirdi. Hükümet şimdi son savaştaki can kayıplarına dayanarak Ocak olaylarını geri plana itmeye çalışıyor. Bu doğrultuda, Minab’daki okul olayı ve öğrencilerin öldürülmesi gibi vakaların öne çıkarılmasıyla kamuoyunun dikkatinin başka yöne çekilmesi hedefleniyor.
Bununla birlikte kolektif hafıza, Ocak ayında da onlarca çocuğun güvenlik güçlerinin doğrudan ateşi sonucu hayatını kaybettiğini hatırlamalıdır. Bu açıdan bugün yaşananlar yalnızca bir felaketin yansıması değil, aynı zamanda hükümetin imajını temize çıkarmak için bu felaketten yararlanılmasıdır. Ayrıca bazı yerleşim bölgelerinde, hastaneler ve okulların yakınlarına askeri teçhizat yerleştirilmesinin bu merkezleri risk altına soktuğu ve sivil kayıpların artmasına yol açtığı yönünde de raporlar bulunmaktadır.

Kamuoyu mühendisliği ve anlatıların tahrifi
Bu politika, İslam Cumhuriyeti’nin kamuoyunu mühendislik yoluyla yönlendirmeye dönük daha geniş stratejisinin bir parçasıdır; bu strateji, gerçekliğin çarpıtılması ve sorumluluğun yer değiştirmesi üzerine kuruludur. Hükümet, alternatif anlatılar üreterek toplumun tarihsel hafızasını zayıflatmaya ve gerçeği çelişkili haberler ve görüntüler yığını içinde gömmeye çalışmaktadır. Ancak deneyim göstermiştir ki, kolektif hafıza her ne kadar geçici olarak hükümet propagandasının baskısı altına girse de, sonunda gerçeğe yönelir.
Kirmanşan’da sosyal aktivist olan Şiva N. şöyle anlatıyor:
“Ocak ayındaki olaylar sırasında Devrim Muhafızları ve İslam Cumhuriyeti’nin istihbarat aygıtı, protestocuların ölümlerini yabancı sızma unsurlarına atfetmeye çalıştı. Hatta halka gönderilen çok sayıda SMS mesajıyla, yabancıların ve teröristlerin varlığı nedeniyle çocuklarını sokaklardan uzak tutmaları yönünde uyarılar yapıldı. Aynı günlerde iki gece içinde yaklaşık 40 bin kişinin öldürüldüğünü ileri süren raporlar yayımlandı. Protesto dalgasının büyümesi ve gayriresmİ rakamların yayılması üzerine hükümet, bu iddiayı reddetmek için yaklaşık üç bin kişinin isim ve bilgilerinin yer aldığı bir dosya yayımladı ve kurban sayısının insan hakları aktivistlerinin açıkladığından çok daha düşük olduğunu savundu. Buna rağmen bağımsız insan hakları kurumlarının çok sayıda yaşamını yitiren kişiyi belgelemesi ve kimlik tespiti yapması, hükümetin resmi anlatısını sorgulatmış ve geniş çaplı katliam iddialarını güçlendirmiştir. Ancak asıl soru şudur: Hükümet neden bu olayları defalarca yeniden yorumlamaya ve çarpıtmaya başvurmuştur? Son savaşın ardından İslam Cumhuriyeti, kamuoyunun duygularından yararlanarak ve dış düşman korkusunu aşılayarak kendi varlığının önemini halka dayatmaya çalıştı. Ocak ayındaki protestocuları ‘terörist’ olarak nitelendirip protestoları savaşla ilişkilendirerek, gerçekleştirilen katliamı meşrulaştırmayı ve masum vatandaşları öldürme suçlamasından kendini aklamayı hedefledi. Aslında sürekli anlatı üretimiyle protestocuların ABD ve İsrail’e bağlı olduğunu, son savaşın da bu protestoların devamı niteliğinde bulunduğunu göstermeye çalıştı; sanki tüm bu olaylar ülkeye karşı dış kaynaklı bir planın parçasıymış gibi.
Bizim görevimiz, sosyal aktivistler ve gerçeğin koruyucuları olarak, İslam Cumhuriyeti’nin gerçekleri çarpıtarak ve halkın duygularıyla oynayarak kolektif hafızayı silmesine izin vermemektir. Ocak ayındaki katliamın, “Jin, jiyan, azadî” devrimci ayaklanması gibi büyük bir halk hareketinin, yabancılara bağlı bir proje olarak sunulmasına izin verilmemelidir. Savaşın, İslam Cumhuriyeti’nin Ocak ayındaki suçlarını gölgelemesine ve geçmiş suçları örtmek için bir bahaneye dönüşmesine izin verilmemelidir; özgürlük talep edenlerin yüzü hayali teröristlerin görüntüsüne dönüştürülmemelidir. Gerçek, tarihin tahrif edilmemesi ve yaşamını yitirenlerin sesinin susmaması için canlı kalmalıdır.”
Savaşın muhalifleri bastırma ve tasfiye aracı olarak kullanılması
Son haftalarda ve savaşın ortasında, İslam Cumhuriyeti Ocak ayı protestolarında gözaltına alınan kişilerden birkaçını idam etmiştir. Bu kişilerin ABD ve İsrail’in unsurları olduğu iddiasıyla, hükümet savaş koşullarını siyasi muhalifleri ortadan kaldırmak için bir araca dönüştürmeye çalışmaktadır. Gerçekte, İslam Cumhuriyeti kendisine (meşrulaştırılabilir) bir gerekçe üretmiş; bu gerekçe üzerinden Ocak ayında gözaltına alınan tüm kişileri ölüme sürüklemeyi ve bu infazları ulusal güvenliği savunma kisvesi altında meşrulaştırmayı hedeflemiştir.
Bu süreç, hükümetin Ocak ayı protestolarından yalnızca derin bir korku duymadığını, aynı zamanda bu protestoları son savaşla ilişkilendirerek her türlü halk muhalefetini “dış düşman” çerçevesinde yeniden tanımlamaya çalıştığını göstermektedir. Bu tür bir anlatı aynı anda iki amaca hizmet etmektedir: Birincisi, protestoların halkçı ve özgürlükçü niteliğini kolektif hafızadan silmek; ikincisi ise gelecekte benzer ayaklanmaların tekrarlanmasını önlemek için korku ve dehşet ortamı yaratmaktır. Ancak gerçek şu ki, son idamlar hükümetin gücünden çok, halkın sesinden duyduğu korku ve zayıflığın göstergesidir. İslam Cumhuriyeti her ne zaman baskıya ve muhaliflerin fiziksel olarak tasfiyesine başvurursa, aslında toplumsal ve siyasi taleplere yanıt verme kapasitesine sahip olmadığını itiraf etmektedir. Bu şiddet döngüsü kısa vadede dayatılmış bir sessizlik yaratabilir; ancak uzun vadede yalnızca halkın öfkesini ve direnişini artıracaktır.
Şiva sözlerine şöyle devam ediyor:
“Ocak ayındaki protestolar sırasında, açıkça söylemek gerekirse, yüz binden fazla kişi İslam Cumhuriyeti tarafından gözaltına alınıp cezaevlerine gönderildi. Bu kişilerin tamamı, kuşkusuz ölüm ve idam sırasını beklemektedir; çünkü iki gece içinde kırk binden fazla kişiyi katledebilen bir hükümet için yüz bin muhalifi daha ortadan kaldırmak çok daha kolay olacaktır. Biz, muhalifleri için yalnızca tek bir kader öngören bir sistemle karşı karşıyayız: ölüm ya da idam. Üstelik bu, hiçbir kişisel savunma hakkı ya da adil yargılanma fırsatı tanınmadan gerçekleştirilmektedir.”

Gözaltıların artırılması ve ayakta kalma çabası
İdam dalgasına ek olarak hükümet, son haftalarda çok sayıda kişiyi yabancı unsurlarla iş birliği yaptıkları gerekçesiyle gözaltına almıştır. 21 Ocak- 19 Şubat 2026 yılında Kirmanşan Eyaleti İstihbarat Genel Müdürlüğü, iddialarına göre İsrail ile bağlantılı olan protestoların “liderlerinden” 54 kişinin yakalandığını açıkladı. Pek çok kişi, son savaşın ortasında ve düşüşün eşiğinde bulunan İslam Cumhuriyeti’nin gözaltı ve infaz makinesini durduracağını düşünüyordu. Ancak geçen hafta Kirmanşan Cumhuriyet Başsavcısı, İsrail ve ABD ile iş birliği suçlamasıyla 30 kişinin daha gözaltına alındığını duyurdu. Bu kişiler hakkında ileri sürülen suçlamalar arasında Starlink gibi iletişim araçlarını bulundurmak, dış medya ağlarına video ve fotoğraf göndermek ve hatta silah bulundurmak gibi iddialar yer aldı. Defalarca tekrarlanan ve keyfi biçimde yöneltilen bu tür suçlamalar, İslam Cumhuriyeti’nin savaş koşullarını ve “casusluk” etiketini kötüye kullanarak muhalifleri bastırmak ve tutuklamak için yeni bir yöntem geliştirdiğini göstermektedir.
Şiva bu gözaltılar hakkında şöyle diyor:
“Ocak ayında ve sonrasında hükümet, protestolarda liderlik yapmak ve yabancı unsurlarla iş birliği suçlamalarıyla birçok kişiyi gözaltına aldı. Protestolar sırasında ölen kişiler de bu insanlara atfedildi; böylece hükümet sorumluluktan kaçınmaya çalıştı. Şimdi hala devam eden savaşta, İslam Cumhuriyeti aynı bahaneyi yeniden kullanarak birçok muhalifini yabancı unsurlarla iş birliği suçlamasıyla tutuklamıştır. Aslında son savaş, hükümet için savaş koşullarına ve toplumdaki gergin atmosfere dayanarak muhalifleri daha rahat tasfiye edebileceği bir fırsata dönüşmüştür. Halk üzerindeki psikolojik baskı ve stres, İslam Cumhuriyeti’nin çok sayıda kişiyi özgürce gözaltına almasına ve protestoların bastırılması sırasında işlenen suçları meşrulaştırmasına zemin hazırlamıştır.”
Genel olarak bakıldığında, düşüş sürecine girmiş olan İslam Cumhuriyeti, nihai çöküşü önlemek için topluma ve muhaliflere son darbelerini indirmeye çalışmaktadır. Ancak bu son çabalar güçten çok zayıflık ve çaresizliğin göstergesidir. Tarih, hiçbir yönetimin baskı ve şiddetle kalıcı olamayacağını göstermiştir. Kalıcı olan, halkın özgürlük ve adalet iradesidir; er ya da geç geleceğin yönünü belirleyecek olan bu güç, hükümetin kendisinin neden olduğu bir savaşı gerekçe yaparak Ocak ayındaki suçlarını temize çıkarmasına ve tarihi tahrif etmesine izin vermemelidir.