Savaşın yeni hedefi: İran’da kültürel miras ve tarihsel hafıza

İran, İsrail ve ABD arasındaki savaş yalnızca insanların yaşamına ve altyapıya zarar vermekle kalmadı; aynı zamanda ülkenin kültürel mirası ve tarihi eserlerini de ciddi bir yıkım tehdidiyle karşı karşıya bıraktı.

PERŞENG DEVLETYARİ

Haber Merkezi - İran, İsrail ve ABD arasında devam eden savaşın dördüncü haftasında çatışmaların etkisi, insan kayıpları ve altyapı yıkımının ötesine geçerek kültürel miras alanlarına yöneldi. Tahran’dan İsfahan’a ve batı İran’daki tarihi merkezlere kadar birçok noktada tarihi yapılar hasar görürken, yaşanan yıkımın yalnızca mimari kayıplarla sınırlı olmadığı; kent hafızası, kimlik ve tarihsel süreklilik üzerinde derin etkiler yarattığı belirtiliyor. Savaş koşullarında koruma çabalarının “aktif koruma”dan “yıkımın yönetimi”ne dönüşmesi ise kültürel miras açısından yeni ve uzun vadeli bir risk olarak öne çıkıyor.

Bu yıkımları yalnızca savaş mantığı içindeki “ikincil zararlar” olarak açıklamak mümkün görünmüyor. Aksine, hedeflerin kapsamı, coğrafi dağılımı ve niteliği; saraylar, meydanlar ve tarihi kent dokuları gibi mekânların doğrudan ya da dolaylı biçimde zarar gördüğünü gösteriyor. Bu anlamda mevcut savaş, giderek “tarihin maddi izlerine” karşı yürütülen bir savaşa da dönüşüyor.

Sembolik kentsel mekânların yıkım haritası

Sahadan elde edilen veriler, yıkımların tarihsel ve sembolik değere sahip noktalarda yoğunlaştığını gösteriyor. Tahran’da Golestan Sarayı, Saadabad kompleksi, Baharestan Meydanı ve tarihi çarşının bazı bölümleri; patlama dalgaları veya doğrudan isabetler sonucu zarar gördü. Süsleme unsurlarının, ahşap pencere sistemlerinin, ayna işçiliğinin ve tarihi yapıların tahrip edilmesi yalnızca mimari bir kayıp değil, aynı zamanda bu mekanların çok katmanlı sanatsal mirasına da ağır bir darbe niteliği taşıyor.

İran’ın en önemli tarihi merkezlerinden biri olan İsfahan’da ise Safevi dönemine ait yapılara verilen zarar, yıkımın dünya mirası niteliğindeki alanlara da yayıldığını gösteriyor. Nakş-ı Cihan Meydanı, Çehel Sütun Sarayı, Ali Kapu ve Şah Abbas Camii gibi yapılarda meydana gelen hasarların büyük bölümü patlama dalgalarından kaynaklanırken, bu durumun yapıların dayanıklılığı ve tarihi süslemeler açısından uzun vadeli etkiler yaratacağı belirtiliyor.

Hürremabad’da da Falak-ol-Aflak kompleksi ve ilişkili yapıların zarar görmesi, uluslararası kültürel miras koruma işaretlerine sahip alanların dahi bu süreçten muaf kalmadığını ortaya koyuyor.

Tarihsel açıdan bakıldığında kültürel mirasın tahribi çoğu zaman siyasi çöküşler veya şiddetli iktidar değişimleriyle birlikte yaşandı. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, 18. yüzyılın başlarında Mahmud Hotaki’nin saldırısı sonrasında İsfahan’ın yıkıma uğramasıdır. Bu olay yalnızca bir siyasi düzenin çöküşüne değil, aynı zamanda mimari mirasın geniş ölçekte zarar görmesine de yol açtı.

Bugün yaşananlar farklı bir bağlamda gerçekleşse de sonuçları bakımından bu tarihsel deneyimle benzerlikler taşıyor: mimari sürekliliğin zayıflaması, tarihi dokuların zarar görmesi ve kentsel hafızada kopuşların oluşması. Fark ise, günümüzde bu yıkımların modern savaşların gelişmiş araçlarıyla gerçekleşmesi ve bu nedenle etki alanı ile yıkım şiddetinin çok daha geniş olmasıdır.

Uluslararası hukuk krizi: Taahhüt ile gerçeklik arasındaki mesafe

Uluslararası insancıl hukuk sistemi, özellikle 1954 Lahey Sözleşmesi çerçevesinde, kültürel mirasın insanlığın ortak mirasının bir parçası olarak korunması ilkesine dayanır. Bu çerçevede devletler ve çatışmanın tarafları; tarihi yapıları, müzeleri ve sembolik mekânları hedef almaktan kaçınmakla yükümlüdür. Ayrıca “Mavi Kalkan” gibi mekanizmalar aracılığıyla bu alanların dokunulmazlığının tanınması öngörülür.

Ancak savaş alanlarında yaşananlar, bu taahhütlerin uygulanmasından ziyade yapısal sınırlılıklarını ortaya koyuyor. Burada “hukuk” ile “güç” arasındaki uçurum açık biçimde görünür hale geliyor. Hukuki kurallar, hayatta kalma mantığı, askeri üstünlük ve stratejik hedefler karşısında çoğu zaman geri plana itiliyor. Koruyucu işaretlerin tahrip edilmesi ya da kötüye kullanılması — uluslararası sembollerin ikili amaçlar veya psikolojik operasyonlar için araçsallaştırılması gibi — bu mekanizmaların yalnızca caydırıcı olmadığını, kimi zaman savaşın bir parçasına dönüştüğünü gösteriyor.

Tarihsel analizler, kültürel mirasın tahrip edilmesinin çoğu zaman bir “yıkım siyaseti”nin parçası olduğunu ortaya koyar. Modern savaşlarda kent sembollerinin yok edilmesinden, çağdaş çatışmalarda tarihi eserlerin bilinçli biçimde hedef alınmasına kadar bu tür yıkımlar, mekanın ve kolektif hafızanın yeniden yazılmasıyla ilişkilidir. Bu bağlamda yapıların ortadan kaldırılması; bir toplumun kimliğinin, tarihinin ve hatta meşruiyetinin simgelerinin ortadan kaldırılması anlamına gelir.

Bu durumdan çıkan sonuç yalnızca belirli bir sözleşmenin başarısızlığı değil, küresel hukuki düzenin daha derin bir krizidir. Bu düzende “güç” hala “hukuk”un önünde yer almaktadır. Kültürel mirası korumaya yönelik bağımsız ve siyasetten arındırılmış uygulama mekanizmaları oluşturulmadıkça, bu taahhütler koruma araçlarından çok ahlaki beyanlara indirgenecek; savaşın mantığı karşısında ise büyük ölçüde etkisiz kalacaktır.

Acil durumda koruma: Yıkımın kaydından kimliğin sessiz aşınmasına

Savaş koşullarında kültürel mirasın ilk savunma hattı fiziksel koruma değil, “yıkımın doğru biçimde kayıt altına alınmasıdır.” Görüntüler, haritalama çalışmaları ve sahadan aktarılan tanıklıklar yoluyla zararların sistematik biçimde belgelenmesi, yıkımı bir “kanıta” dönüştürmenin neredeyse tek aracıdır. Bu belgeler, gelecekte 1954 Lahey Sözleşmesi gibi çerçeveler kapsamında hukuki süreçlerin temelini oluşturabilir. Ancak bu süreç de savaşın gerçekleri altında baskı altındadır: sınırlı erişim, sürekli güvensizlik ve kanıtların kaydedilmeden yok olma riski, belgeleme faaliyetini teknik bir görev olmaktan çıkarıp yüksek riskli ve kırılgan bir eyleme dönüştürmektedir.

Belgeleme çabalarına paralel olarak değerli eserlerin güvenli depolara taşınması, geçici sığınakların oluşturulması ve kültürel varlıkların doğrudan risklere maruz kalmasının azaltılması gibi adımlar da atılmaktadır. Ancak bu girişimler sürdürülebilir bir koruma stratejisinden çok, acil durum tepkileri niteliğindedir. Savaş, planlama ufkunu daraltır ve sorumlu kurumları “sürekli askıda kalma” durumuna iter; kararlar uzun vadeli mesleki ölçütlere göre değil, anlık hayatta kalma ve zararı en aza indirme mantığıyla alınır.

Daha az görünür olan ise yavaş fakat sürekli ilerleyen “kültürel aşınma” sürecidir. Tam bir yıkım gerçekleşmese bile tarihi mekânların işlevlerinin kesintiye uğraması, halkın bu alanlarla gündelik bağının kopması ve kültürel faaliyetlerin askıya alınması zamanla bu mekânları anlamından arındırır. Bu açıdan yıkım yalnızca ani bir olay değil; güvensizlik ve istikrarsızlığın sürekliliğinden beslenen sinsi bir süreçtir.

Başka bir ifadeyle, savaş koşullarında kültürel mirasın korunması siyasi rekabet ve tarihsel yeniden tanımlama alanına dönüşür. Kaydedilen ya da silinen her unsur, gelecekte resmi ya da gayriresmi tarih anlatısının bir parçası olacaktır. Bu yönüyle belgeleme yalnızca geçmişi kayıt altına almak değil, aynı zamanda geleceğe müdahale etmektir; yani neyin hatırlanacağına ve neyin unutulacağına karar vermektir.

Bu çerçevede korumadaki yetersizlik yalnızca eserlerin kaybına yol açmaz; aynı zamanda “tarihsel sürekliliği” de zayıflatır. Bu kopuş, savaş sonrası dönemde kolektif kimliğin yeniden inşasını krizle karşı karşıya bırakabilir.

Yaşanan süreç, “aktif koruma”dan “yıkımın yönetimi”ne geçişi ifade ediyor. Bu durumda amaç artık yıkımı tamamen önlemek değil; onu belgelemek, azaltmak ve geciktirmektir. Bu eğilim kontrol altına alınmazsa sonuçları fiziksel yıkımın ötesine geçecektir: Gelecek kuşakların geçmişlerini ve kimliklerini yeniden kurmak zorunda kalacakları yaralı ve parçalanmış bir kolektif hafıza ortaya çıkacaktır.