Sudan savaşı dördüncü yılında: Uluslararası sessizlik kadınların acısını derinleştiriyor

Sudan’da üç yıldır süren çatışma, ülkeyi derin bir çöküşe sürüklerken, en ağır bedeli kadınlar ödüyor. Cinsel şiddet, zorunlu göç ve çöken sağlık sistemi arasında kadınların yaşadığı insani kriz, uluslararası raporlara rağmen çoğu zaman görünmez kalıyor.

GHADİR AL-ABBAS

Haber Merkezi - Üç yıl, Sudan’ı tamamen değiştirmeye yetti. Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında başlayan çatışmalardan bu yana ülke, şehirleri, toplumsal yapısı ve ekonomisiyle birlikte derinleşen bir çöküş sürecine sürüklendi. Bu süreçte en ağır bedeli ise kadınlar ödüyor. Sistematik cinsel şiddet, zorunlu göç, çöken sağlık sistemi ve eğitim hizmetlerindeki aksaklıklar arasında kadınların yaşamları çok boyutlu bir insani krizin merkezinde yer alıyor. Ancak yaşananlar, çoğu zaman uluslararası kamuoyunun ve medyanın dikkatinden uzak kalmaya devam ediyor.

Sudan’da savaş: Halkı ne bekliyor?

Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki çatışma dördüncü yılına girerken, ülkede başlangıçta hayal dahi edilmeyen bir tablo ortaya çıkmış durumda. Sadece üç yıl içinde şehirler yıkıldı, toplumsal bağlar dağıldı ve ekonomi ciddi biçimde çöktü. Ancak çatışmanın sona ermekten uzak olduğu, aksine daha da karmaşık bir aşamaya evrildiği değerlendiriliyor. Artık temel soru “Savaş nasıl başladı?” değil, “Nereye gidiyor?” ve “Sudan halkını dördüncü yılda ne bekliyor?” soruları etrafında şekilleniyor.

Sahada kontrol haritası son üç yılda defalarca değişti. Ancak sivillerin yaşamı yalnızca tek bir yönde ilerledi: kötüleşme. Kadınlar ise yalnızca can kayıpları açısından değil, aynı zamanda yaşadıkları acıların medya ve siyaset tarafından yeterince görünür kılınmaması nedeniyle de en ağır bedeli ödeyen kesim oldu. Uluslararası insan hakları raporları, eşi benzeri görülmemiş ihlalleri ortaya koymasına rağmen, haberlerin kapsamı yaşanan felaketin boyutlarını yansıtmaktan uzak kalıyor.

Yansımayan derin şiddet ve kadınlar

15 Nisan 2023'te başlayan çatışma, yalnızca güç veya toprak mücadelesi değildi. İlk günlerden itibaren, haberlerde yer almayan ve kameralar tarafından belgelenmeyen daha derin şiddet katmanları ortaya çıkmaya başladı. Yıkıma uğramış mahallelerde, kaçış yolları haline gelen yollarda ve yerinden edilmiş insanlarla dolup taşan kamplarda kadınlar başka bir savaşla karşı karşıyaydı; bedenlerine karşı sessizce yürütülen bir savaş. Aylar geçtikçe, cinsel şiddetin münferit bir olay değil, kasıtlı olarak kullanılan ve silinmez izler bırakan bir savaş silahı olduğunu ortaya koyan tanıklıklar ortaya çıkmaya başladı.

Kadınlara karşı cinsel saldırılar

BM İnsan Hakları Ofisi, mahallelere yönelik saldırılar sırasında toplu tecavüze maruz bırakılan, bazıları 12 yaşında olan kız çocuklarına ilişkin çok sayıda vakayı belgeledi. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), evlerine baskın düzenlenen kadınların maruz kaldığı saldırılara dair ifadeleri kayıt altına aldı. Yerinden edilmiş kişilerin kamplarına giden yollardaki kontrol noktalarının, siviller için birer korku alanına dönüştüğü bildirildi. BM Sudan misyonu UNITAMS tarafından hazırlanan raporlar ise, kadınların silahlı erkekler eşliğinde terk edilmiş binalara götürülerek burada tecavüze uğradığını veya zorla alıkonulduğunu ortaya koydu. Çad ve Güney Sudan’daki mülteci kamplarında faaliyet gösteren sağlık kuruluşları da, yerinden edilme sırasında yaşanan saldırılar sonucu ortaya çıkan gebelik vakalarını kayda geçirdi. Hayatta kalan birçok kadının ise ağır travma nedeniyle konuşamadığı ve şok halinde sağlık merkezlerine başvurduğu aktarıldı.

 

2025 yılının başlarında 4 bin 500’den fazla cinsel şiddet vakası bildirildi

Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütlerinin raporlarına göre, 2025 yılının başlarında resmi olarak 4 bin 500’den fazla cinsel şiddet vakası bildirildi. Ancak korku, damgalanma ve sağlık sisteminin çökmesi nedeniyle gerçek sayıların çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Rapora göre, tecavüze maruz kalanların yaklaşık yüzde 70’ini 25 yaşın altındaki genç kadınlar ve kız çocukları oluşturuyor. Vakaların yüzde 40’ı ise yerinden edilme süreçlerinde veya sığınaklara giden yollarda gerçekleşti. Hayatta kalanların yaklaşık yüzde 65’i, sağlık hizmetlerinin çökmesi nedeniyle herhangi bir tıbbi ya da psikolojik destek alamıyor. Bu ihlaller münferit olaylar değil, Sudanlı ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının da belirttiği gibi, toplulukları parçalamaya ve korku yoluyla kontrol sağlamaya yönelik sistematik bir şiddet aracı olarak kullanılıyor.

Göç yollarında ihlaller

Sudan’daki çatışmaların yayılmasıyla birlikte zorunlu yerinden edilme, ülkenin en büyük insani krizlerinden biri haline geldi. Milyonlarca kadın, bombardımanlar ve mahallelere yönelik baskınların ardından, tehlikeli ve korumasız kaçış yollarında evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yerinden edilme bölgelerine giden yolların güvenli olmaması, durumu daha da ağırlaştırdı. Birçok kadın saatler süren çatışma ortamında yürümek zorunda kalırken, bazıları kontrol noktalarında doğrudan tehdit ve şiddetle karşı karşıya kaldı. İnsani yardım kuruluşları, bu süreçte gasp ve saldırı vakalarının yaşandığını bildirdi. Yerinden edilenlerin kaldığı kamplarda ise insani kriz derinleşti. Aşırı kalabalık, gıda yetersizliği ve sağlık sisteminin çökmesi, özellikle kadınlar ve çocuklar için yaşam koşullarını daha da riskli hale getirdi. İnsan hakları raporları, bazı kamplarda denetim eksikliği ve zayıf güvenlik nedeniyle kadınların yiyecek veya barınma karşılığında istismara açık hale geldiğine dair bulgulara da dikkat çekti.

Sudan’daki yerinden edilme süreci yalnızca coğrafi bir hareketlilik değil, çatışmanın yol açtığı insani çöküşün boyutlarını ortaya koyan ağır bir deneyim olarak tanımlanıyor. Bu süreçte kadınlar, yeterli güvence ve koruma olmadan en kırılgan koşulların ortasında kalıyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) raporuna göre Sudan, 15,3 milyon yerinden edilmiş insanla dünyanın en büyük yerinden edilme krizlerinden birini yaşıyor. Bu sayının 9,3 milyonu ülke içinde yerinden edilenlerden, 4,9 milyonu ise mülteci, sığınmacı ve geri dönenlerden oluşuyor.

Sudan’da, özellikle Hartum ve Darfur başta olmak üzere birçok eyalette kadın ve kız çocuklarını hedef alan kaçırma ve zorla kaybetme vakalarında ciddi bir artış yaşandı. Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütleri, bu olayları çatışma bağlamında işlenen en ağır ihlaller arasında gösteren bir dizi sistematik vakayı belgeledi. BM raporlarına göre, kadın ve kız çocukları evlerinden, kamuya açık alanlardan veya çatışmalardan kaçmaya çalıştıkları sırada kaçırılıyor. Birçok vakada mağdurların özel evlere, askeri üslerin çevresine ya da terk edilmiş binalara götürüldüğü belirtiliyor. Gözaltı sürelerinin birkaç günden birkaç haftaya kadar değiştiği, bu süreçte mağdurların aileleriyle iletişimlerinin tamamen kesildiği ifade ediliyor. Bazı durumlarda ise serbest bırakılma karşılığında tehdit, yıldırma ve gasp gibi yöntemlerin kullanıldığı aktarılıyor. BM ayrıca, kaçırılan kadın ve kız çocuklarının cinsel istismar, tecavüz, toplu tecavüz, cinsel kölelik ve zorla evlendirme gibi ağır ihlallere maruz kaldığı çok sayıda vakayı da kayıt altına aldı.

Sağlık krizi: Merkezler hizmet dışı kaldı

Çatışmaların başlamasından bu yana Sudan, bölgenin en büyük sağlık krizlerinden birinin merkez üssü haline geldi. Salgın hastalıklar, çökmekte olan sağlık sisteminin müdahale kapasitesini aşarak hızla yayılıyor. Hala faaliyette olan hastanelerde ilaç kıtlığı, elektrik kesintileri ve temel tıbbi bakım eksikliği nedeniyle can kayıpları yaşanıyor. Çatışma bölgelerindeki sağlık tesislerinin yaklaşık yüzde 70’i hizmet dışı kalırken, anne ölüm oranları arttı, sıtma, kızamık ve akut yetersiz beslenme gibi hastalıklar özellikle çocuklar arasında yayıldı. Yerinden edilme kamplarında ise çocuklarda ağır yetersiz beslenme vakaları görülürken, kadınlar son derece sağlıksız ve insanlık dışı koşullarda doğum yapmak zorunda kalıyor.

Dünya Sağlık Örgütü, yaklaşık 3,9 milyon yerinden edilmiş kişinin gıda, su ve sağlık hizmetlerine erişimde ciddi zorluklar yaşadığı, geri dönenler ile yerinden edilmiş nüfusun ise kötüleşen ekonomik koşullar nedeniyle ağır hizmet eksikliğiyle karşı karşıya kaldığı vahim bir insani duruma dikkat çekti. Sağlık krizinin, yaygın bulaşıcı hastalıklar, yetersiz beslenme ve kronik rahatsızlıklar ile sağlık sisteminin yetersiz kapasitesi arasında derinleşen bir ikilikle karakterize olduğu belirtiliyor.

Ülkede sağlık tesisleri ilaç, personel ve mali kaynak sıkıntısı yaşarken, güvenlik koşulları da sağlık hizmetlerine erişimi ciddi şekilde kısıtlıyor. Çatışmalar sırasında sağlık sistemi; hastaneler, ambulanslar ve sağlık çalışanlarını hedef alan tekrarlanan saldırılara maruz kaldı. Bu saldırılar sonucunda çok sayıda tesis ve ekipman tahrip edilirken, çok sayıda sağlık çalışanı ve hasta yaşamını yitirdi veya yaralandı. Çatışma sürecinde sağlık sektörüne yönelik yaklaşık 2 bin 2 saldırı kaydedilirken, 2 bin 52 ölüm meydana geldi.

Bulaşıcı hastalıkların da yayılmasıyla birlikte kolera, 18’den fazla eyaleti etkileyerek 3 bin 500’den fazla can kaybına yol açtı. Dang humması bin 84 kişinin ölümüne neden olurken, 2,7 milyondan fazla sıtma vakası kaydedildi. Ayrıca yaklaşık 44 bin çocuk akut yetersiz beslenme nedeniyle hastaneye kaldırılırken, anne ölüm oranlarında artış yaşandı ve hipertansiyon gibi kronik hastalıklar da yaygınlaştı. Bugün Sudan’da ölüm artık yalnızca silahlarla değil, kirlenmiş su, aşıyla önlenebilir hastalıklar ve çatışmanın yükü altında çöken bir sağlık sistemiyle de doğrudan bağlantılı hale geldi.

 

Çatışma bölgelerinde 10 bin 400'den fazla okul hasar gördü

Eğitim sektörüne baktığımızda, çöküşü artık sadece çatışmanın bir yan etkisi değil, özellikle kız çocuklarını tehdit eden kapsamlı bir kriz haline geldi. Son BM tahminleri, 2,5 milyondan fazla kız çocuğunun (okul çağındaki kız çocuklarının yaklaşık yüzde 74'ü) yerinden edilme, yoksulluk ve güvensizlik nedeniyle okul dışında olduğunu gösteriyor. UNICEF, Sudan'da 19 milyon çocuğun şu anda eğitim sisteminin dışında olduğunu doğruluyor; bu rakam, etkili bir müdahale olmadan çatışma devam ederse ülkeyi dünyanın en kötü eğitim krizinin eşiğine getiriyor. Bu çöküş sadece sınıfların yokluğuyla sınırlı değil, altyapının kendisini de kapsıyor. Çatışma bölgelerinde 10 bin 400'den fazla okul hasar görmüş veya kapatılmışken, 3 bin 200 okul da yerinden edilmiş insanlar için barınak olarak kullanılıyor ve bu da eğitime geri dönüşü neredeyse imkansız hale getiriyor. Kız çocukları için eğitim kaybının sonuçları daha da ağırlaştı. Yoksulluk ve güvensizlik arttıkça, erken evlilik oranları ekonomik bir çözüm veya korunma aracı olarak yükseliyor ve kız çocuklarını şiddet, ekonomik ve sosyal bağımlılık döngüsüne hapsediyor.

 

Yıkıma rağmen kadınlar yaşatmak için mücadele ediyor

Bu sert gerçekliğe rağmen, kadınlar sadece kurban olarak görülmüyor; birçoğu topluluklarında umut ışığı haline geliyor. Yıkıma uğramış mahallelerde ve yerinden edilmiş kamplarda kadınlar, yiyecek paylaşmak, çocukları eğitmek, temel psikolojik destek sağlamak veya cinsiyete dayalı şiddet konusunda farkındalık oturumları düzenlemek için küçük girişimler başlatıyor. Diğerleri ise yerel örgütlerde veya gönüllü ağlarında çalışarak geçimini sağlayan ve aktivist rollerini birleştiriyor. Bu roller sadece "insani yardım" değil, aynı zamanda çöküşe karşı direniş eylemleri ve sosyal dokunun kalanını koruma girişimleridir. Bu nedenle, kadınları sadece yardım alan kişiler olarak değil, herhangi bir barış ve yeniden yapılanma sürecinin kilit oyuncuları olarak tanımak şarttır. Yerel düzeyden müzakere masasına kadar karar alma süreçlerine katılımları bir lütuf değil, bir adalet meselesidir.

Küresel ve yerel düzeyde sessizlik

Sudanlı kadınların hikayeleri, küresel ilgiyi hak edecek kadar ağır olmasına rağmen yeterince görünür olamadı. Kadınlar cinsel şiddet, kaçırma ve zorla yerinden edilme ile karşı karşıya kalırken, uluslararası kamuoyu çoğu zaman farklı savaş ve krizlerle meşgul kaldı. Tüm siyasi ve coğrafi karmaşıklığına rağmen Sudan’daki çatışma, küresel haber akışında sınırlı yer bulabildi; büyük güçlerin çıkarlarına doğrudan tehdit oluşturmayan ve medyanın odağına girmeyen “uzak” bir çatışma gibi ele alındı. Ancak sessizlik yalnızca küresel düzeyde değil, yerel düzeyde de derinleşti. Toplumsal damgalama, birçok kadını konuşamaz hale getirdi. Muhafazakar toplumsal yapı içinde cinsel şiddetin dile getirilmesi çoğu zaman mümkün olmazken, misilleme korkusu, aile desteğini kaybetme endişesi ve toplumsal yargı, pek çok tanıklığın hiçbir kuruma ya da gazeteciye ulaşmadan sessizliğe gömülmesine neden oldu.

Sahada, insani yardım kuruluşları neredeyse imkansız koşullar altında faaliyet gösterdi. Yollar güvenli değildi, istismarın yaşandığı bölgelere erişim sınırlıydı ve medya ortamı son derece kısıtlıydı. Olaylara daha yakından bakmaya çalışan gazeteciler doğrudan tehditlerle karşılaştılar veya en kötü suçların işlendiği bölgelere girmeleri engellendi. Savaşan taraflar da bu sessizlikte rol oynadı. Her iki taraf da şiddet konusunu siyasi bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalıştı, ancak kendi sorumluluğunu kabul etmedi. Karşılıklı suçlamalar oyununda gerçek kayboldu ve bununla birlikte kadınların sesleri de sustu. Sonuç olarak, kadınlar acıların ön saflarında ve ilginin arka saflarında kaldılar.

Sonuç olarak, savaşların coğrafyası farklı olabilir, ancak çatışmalardaki kadınların kaderi dünyanın insanlığının bir aynası olmaya devam etmektedir. Uluslararası toplumun sessizliği eyleme dönüştürülmedikçe ve Sudanlı kadınlara hak ettikleri koruma, tanınma ve destek verilmedikçe, çatışmanın dördüncü yılı, önlenebilecek bir trajedinin bir bölümünden başka bir şey olmayacaktır.